Şairin biri yazmış, paylaşmama izin verdi, iyi okumalar...
"Biliyorum ağlamak acizliktense,
Acizlik müslümanın izzetine yakışmaz.
Biliyorum ümitvar olmalı,
Akıbet muttakilerin.
Bilmiyorum, haksızlık karşısında ne yapılır.
Bilmiyorum, zulme uğradığına mı yanmalı!?
Biliyorum, sana zulmettiğini düşündüğüne,
Güzellikle anlatmaya çalışmalı.
Bilmiyorum, o kişi sözüne zerre kıymet vermezse...
Söylemesi kolay, zulmün kaynağı davan yolundaki yoldaşınsa.
Böyle bir çelişki nasıl olabilir Allah’ım,
Gerçekten, çıkabilmek istiyorum artık,
Bu işin içinden.
Biliyorum, Allah, kendi yolunda mücahede edenlerin,
Birleştirir yollarını.
Biliyorum, iki tarafta samimiyse,
Kolayca varırlar anlaşmanın zeminine.
Ya niyedir o zaman bu kaçış benden.
Rabb’im bir kusur mu işledim yoksa,
Eminliğimi sarstı bu kadar derinden.
Biliyorum, müslümanlar örnekleri Rasul gibi,
Emîn olmalı.
Ben emînlik duymak istiyorum Rabb’im ondan,
Ya niyedir o zaman bu kaçış benden."
29 Eylül 2014 Pazartesi
Samimi bir adım
Geçen gün dost ile öteki mahallede bir meclise katıldık.
Sofra genişti. Mütevazı görünse de, bazen çok büyük lokma yiyenler oluyordu. "Ya o kadar büyük lokma yedin, bari bu kadar büyük konuşma" demedi kimse konuşmaya girene. Biz mi..? Doymadan kalktık. Böylesi yakışırdı...
"Belki bizim de kalıplarımız var"
Kalıpsızlık yoktu zaten. Getiren boş bir şablon vermemişti bize. Aksi gibi rigid bir yapı da vermedi. Tek yapman gereken kalıba doğru şekli verme çabası idi.
- Tek mi?
- Değil tabii...
- Ne dolduracaz bu kalıbın içine?
- İlk önce her kalıba girebilen kadarını dolduracaksın, sürekli malzeme ve tarif değiştirip durursan kalıbı bozarsın, tamam mı?
- Olur...
- Kalıp düzenlendikçe boşlukları doğru malzemeyle doldurmalısın.
- Yanlışla doldurursam?
- Köpük gibi, pişirirken uçar gider...
- Boşluk doldurma sorusu gibi
"Hayat, bir boşluk doldurma oyunu"
"...Kim (hayata) Allah'tan daha güzel renk verebilir..." (2:138 Esed meali)
O halde, kalıbı onunla doldurmalı. Öncesinde de, onunla doldurabilmek üzere şekillendirmeli. Merak etme ne pişirirsek, onu yiyeceğiz...
Hal böyle olunca insanın diğerine karşı duruşu gündeme geldi.
- Amiri misin sen onun?
- Hayır.
- Sahibi misin?
- Haşa.
- Belki mürebbiye olursun.
- Olabilirim.
- Ders 1: Ne verirsen ver, karşılığını sadece Rabb'den bekleyeceksin.
- Peki... Terketse dahi mi?
- Evet, karşılık Rabb'den.
Ders 2: Bu tek taraflı bir terbiye değil, sen de "tamam" değilsin.
- "Tamam" olmadan nasıl mürebbiye olacağım ki?
- Mürebbiyelere ihtiyacımız var ve hiç kimse "tamam" değil, el mahkum.
- Peki...
- O da senin mürebbiyen, bunu kaldırabilcek misin?
- Tamam...
- Terketse dahi mi?
- İnsan mürebbiyelik yaptığını terkedebilir mi?
- İnsan bu... Kaldırabilcek misin?
- Nereye kadar gitcek bu?
- Üçüncü dersin uyarınca birbirinize muamele ettikçe;
Ders 3: "Kovalanmak istemem, kovalamak da. Gel yan yana yürüyelim, iki edepli kul gibi..."
Kovalayan kişiliksiz, kovalanan kişiliksiz... Yol Rabbin yolu, onu takip edene ecir var, tek başına veya iki kişi veya ailecek veya kabilecek veya tüm şehir veya herkes... Ama kimseye yanındakilerden dolayı ikram artırma yok, kim neyi pişirdiyse onu yiyecek...
Sonra, kabul etti hepsini, Rabb'inin rızası için çalışmalara başladı. Önceki diyaloglardaki eksiği farkedememişti...
Sofra genişti. Mütevazı görünse de, bazen çok büyük lokma yiyenler oluyordu. "Ya o kadar büyük lokma yedin, bari bu kadar büyük konuşma" demedi kimse konuşmaya girene. Biz mi..? Doymadan kalktık. Böylesi yakışırdı...
"Belki bizim de kalıplarımız var"
Kalıpsızlık yoktu zaten. Getiren boş bir şablon vermemişti bize. Aksi gibi rigid bir yapı da vermedi. Tek yapman gereken kalıba doğru şekli verme çabası idi.
- Tek mi?
- Değil tabii...
- Ne dolduracaz bu kalıbın içine?
- İlk önce her kalıba girebilen kadarını dolduracaksın, sürekli malzeme ve tarif değiştirip durursan kalıbı bozarsın, tamam mı?
- Olur...
- Kalıp düzenlendikçe boşlukları doğru malzemeyle doldurmalısın.
- Yanlışla doldurursam?
- Köpük gibi, pişirirken uçar gider...
- Boşluk doldurma sorusu gibi
"Hayat, bir boşluk doldurma oyunu"
"...Kim (hayata) Allah'tan daha güzel renk verebilir..." (2:138 Esed meali)
O halde, kalıbı onunla doldurmalı. Öncesinde de, onunla doldurabilmek üzere şekillendirmeli. Merak etme ne pişirirsek, onu yiyeceğiz...
Hal böyle olunca insanın diğerine karşı duruşu gündeme geldi.
- Amiri misin sen onun?
- Hayır.
- Sahibi misin?
- Haşa.
- Belki mürebbiye olursun.
- Olabilirim.
- Ders 1: Ne verirsen ver, karşılığını sadece Rabb'den bekleyeceksin.
- Peki... Terketse dahi mi?
- Evet, karşılık Rabb'den.
Ders 2: Bu tek taraflı bir terbiye değil, sen de "tamam" değilsin.
- "Tamam" olmadan nasıl mürebbiye olacağım ki?
- Mürebbiyelere ihtiyacımız var ve hiç kimse "tamam" değil, el mahkum.
- Peki...
- O da senin mürebbiyen, bunu kaldırabilcek misin?
- Tamam...
- Terketse dahi mi?
- İnsan mürebbiyelik yaptığını terkedebilir mi?
- İnsan bu... Kaldırabilcek misin?
- Nereye kadar gitcek bu?
- Üçüncü dersin uyarınca birbirinize muamele ettikçe;
Ders 3: "Kovalanmak istemem, kovalamak da. Gel yan yana yürüyelim, iki edepli kul gibi..."
Kovalayan kişiliksiz, kovalanan kişiliksiz... Yol Rabbin yolu, onu takip edene ecir var, tek başına veya iki kişi veya ailecek veya kabilecek veya tüm şehir veya herkes... Ama kimseye yanındakilerden dolayı ikram artırma yok, kim neyi pişirdiyse onu yiyecek...
Sonra, kabul etti hepsini, Rabb'inin rızası için çalışmalara başladı. Önceki diyaloglardaki eksiği farkedememişti...
23 Eylül 2014 Salı
Devr-i Şeyn'e Dervişeyn Gerek
Vakit, zulüm içeren seruma, damar açmış kolu tutup sallar "Çok mu geldim?" diye.
Bir iş değerini vaktinde yapılmasına bağlı kazanabiliyor ve bu değer içerikten bağımsız vakit israfına göz yummuyorsa, gözlerin yaşarmaması için hiçbir sebep yoktur.
Üç kardeş, kameraya gülümsemiş ve bir araya gelişlerinin verdiği mutluluğu bir fotoğraf karesine sığdırmak istiyorlar. Fakat o kadar mutlular ki fotoğraf karesi küçük geliyor. Meğerse mutluluk, üç kardeşten gizlice büyümüş ve fotoğraf karesine sığmaz olmuş.
Vakit, zulüm gördüğü için zulmedene dönüp kızmış "Sabahı görmedin mi?" diye.
Kusur işlediği için işine dönmekten utanan bukalemun, renk değiştirmeyi bıraktığı için ölmüş, ortanca kardeş kurabiye sesini koklayarak mezar kazmaktadır. Büyük kardeş elindeki proje kağıdına son bir kez daha göz atıp en az enerjiyle mutluluğu fotoğraf karesine nasıl sığdırabileceğini düşünmektedir ve küçük kardeş on iki dakikadır iç dünyasında kurduğu cümleleri tekrar kontrol etmekte, bir çırpıda konuşabilmek için ağabeyinin müsait zamanını kollamaktadır.
Vakit, zulmü görene dönüp susmuş "Böyle mi sessiz kaldın?" dercesine.
"Abi..." diye söze başlayan küçük kardeş, "Efendim..." diye kesilen cümlesinin "Hani tek çırpıda söylerdin beni?" nidasına kayıtsız kalamayıp donmuş. Buna dayanamayan gül ağlamış. Biri çıkıp tekrarlamış "OKU!" diye. Bir diğeri hıçkırmış. Birisi "hiçbir" şey yapmamış. Başka biri hiç "birşey" yapamamış. Birisi de yapmak istememiş. Öteki oturup bunları izlemekte. Ortanca "biri"lerine kızmış "Nedir bu kayıtsızlığınız?" diye ve utanıp mangalda bir yanı kızaran vakti iyice pişmesi için tersine döndürmeye çalışmış ve okumuş.
Vakit, zulüm kokan bahçeye sormuş "Yemeğe atacak tuzunuz da mı kalmadı?" diye.
Bir iş değerini vaktinde yapılmasına bağlı kazanabiliyor ve bu değer içerikten bağımsız vakit israfına göz yummuyorsa, gözlerin yaşarmaması için hiçbir sebep yoktur.
Üç kardeş, kameraya gülümsemiş ve bir araya gelişlerinin verdiği mutluluğu bir fotoğraf karesine sığdırmak istiyorlar. Fakat o kadar mutlular ki fotoğraf karesi küçük geliyor. Meğerse mutluluk, üç kardeşten gizlice büyümüş ve fotoğraf karesine sığmaz olmuş.
Vakit, zulüm gördüğü için zulmedene dönüp kızmış "Sabahı görmedin mi?" diye.
Kusur işlediği için işine dönmekten utanan bukalemun, renk değiştirmeyi bıraktığı için ölmüş, ortanca kardeş kurabiye sesini koklayarak mezar kazmaktadır. Büyük kardeş elindeki proje kağıdına son bir kez daha göz atıp en az enerjiyle mutluluğu fotoğraf karesine nasıl sığdırabileceğini düşünmektedir ve küçük kardeş on iki dakikadır iç dünyasında kurduğu cümleleri tekrar kontrol etmekte, bir çırpıda konuşabilmek için ağabeyinin müsait zamanını kollamaktadır.
Vakit, zulmü görene dönüp susmuş "Böyle mi sessiz kaldın?" dercesine.
"Abi..." diye söze başlayan küçük kardeş, "Efendim..." diye kesilen cümlesinin "Hani tek çırpıda söylerdin beni?" nidasına kayıtsız kalamayıp donmuş. Buna dayanamayan gül ağlamış. Biri çıkıp tekrarlamış "OKU!" diye. Bir diğeri hıçkırmış. Birisi "hiçbir" şey yapmamış. Başka biri hiç "birşey" yapamamış. Birisi de yapmak istememiş. Öteki oturup bunları izlemekte. Ortanca "biri"lerine kızmış "Nedir bu kayıtsızlığınız?" diye ve utanıp mangalda bir yanı kızaran vakti iyice pişmesi için tersine döndürmeye çalışmış ve okumuş.
Vakit, zulüm kokan bahçeye sormuş "Yemeğe atacak tuzunuz da mı kalmadı?" diye.
Mutluluk bir şeyler yaşamış, gözleri yaşarmış ve yaşlanmış.
Vakit, zulme dönüp "Ağla ve fakir kal!" demiş.
Konular dağıldığını sanmış fakat birde bakmış ki bulunduğu yerde çift başlı bir mum yanıyor.
Vakit, zulme dönüp "Ağla ve fakir kal!" demiş.
Konular dağıldığını sanmış fakat birde bakmış ki bulunduğu yerde çift başlı bir mum yanıyor.
22 Eylül 2014 Pazartesi
Emîr El-Sağîr
"Eğer dostumu unutursam, rakamlardan başka bir şeyle ilgilenmeyen büyüklere benzerim."Bu ilk yayın dosta ithaf olsun.. Allah'ın rahmeti bereketi üzerine olsun...
Allah'ın rahmeti bereketi sizinde üzerinize olsun,
Bugün bir başka dostum bir blog açalım dedi, ortak.
Açalım dedik.
Adı dervişeyn olsun, beton yığınları arasında nefsinin etrafını dikenli tellerle çevirenlere bir nida olsun...
Rakamlardan başka şeylerle de ilgilenen bu iki dostun bloguna hoş geldiniz. Hayırlı olsun. Hayırlısı olsun...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)