29 Mart 2015 Pazar

Delikanlı

Delikanlı yine içine kapandı. “Ben bunu hakedecek ne yapmıştım ki?” diyen gözyaşlarıyla. Arkadaşı aynı terennümleri okuyorken, onun sanki sadece kafasının değil göğsünün içinde bir fırtına koptuğunu görebiliyordu. Sahiden o arkadaş, hiçbir işe yaramadığını gördüğü halde, niye aynılarını okuyup delikanlının daha fazla içini yiyordu ki? Daha güçlü kılmaya çalışıyordu sanki delikanlıyı.

Delikanlı arkadaşına kızgındı sanki. Saatlerce anlatmasına rağmen anlamıyordu arkadaşı onu. O öyle düşünüyor olmalıydı. Suratına öyle bakıp durmasına da sinir oluyordu. Kesin yine beni kahraman yapıp, bişeyler yazacak diye düşünmeden edemedi de delikanlı.

“Hey! Beni anlamak için bir çaba sarfetmeyecek misin? Derdimi bitek sana böyle anlatabiliyorum. Sen orada beni kendi kendine konuşturuyorsun, yönlendiriyorsun biliyorum. Ama bak karşında bir gerçek var. Gerçekten senin kurduklarınla alakası yok gerçeğin. Hayata dair bir şeyler bilseydin, anlardın beni zaten. Ama gitme şimdi. En azından bir çift kulak görerek konuştuğum zaman, delirmemiş olduğuma kendimi inandırabiliyorum.”

Bir tokat yedi arkadaşı delikanlıdan.

“Benim ağzımdan çıkmayacak sözleri bana atfetme sakın bir daha. Tek bir şey istedim senden onu da yapamadın zaten.”

Yanağından sonra suratı da kızardı arkadaşının.

Ya hu delikanlı, sen bu diyardan git istersen. Daraldın iyice…

15 Mart 2015 Pazar

İnsan

Birleşti yanan, gözleri önünde yaratılmış patlayanla.
Aktı, sert ve sanatlı, koskoca arzı dengede tutan çivilerin arasından.
Onu aldı kendi benliğine yeşil, başka benlikleri geliştirmek için.
Üzerine konan sarıya, sarı yapması için...
Sarı ki gözü açık tutsun, tat olsun kırmızıya.

"Bir görev..." denildi.
Paramparça oldu dağ.
Buhar oldu okyanus.

Ve arza hilafeti kabul etti insan,
Arzda Allah'ın hakimiyetini haykırmayı.
Ve dahi onu yaşamayı sonra yaşatmayı.

Herşey Allah'ın yaratması ve O'nun koyduğu ve kurduğu düzen çerçevesinde işledi.
Arı görevi olan bal yapmayı,
Dağ arzı yerinde tutmayı,
Bulut su vermeyi,
Su serinletmeyi,
Ateş yakmayı,
Unutmadı...
Dünya ve diğerleri döndü durdu,
O, nasıl dön ve dur dediyse.

İnsana da aynı şekilde, gayri iradi kanunları koydu.
Nasıl gördüğüne, nasıl sindirdiğine, nasıl uyuduğuna, nasıl uyandığına bir düzen verdi.
Ve insan ki; en karmaşık organı olan beynini çözmek için bile aynı karmaşık beyni kullanmalı.

Ve anladı insan, acizdi... Kimi kabul etti bu acizliği,
Kimiyse örtmek istedi bu hakikati. İşte buydu insan...

Allah'ın ona verdiği ayırt edici kimlik;
Gayri iradi özelliğiyle ve çevresiyle;
Allah'ın, yani kendini ve çevresini yaratanın koyduğu kanunlarla yani şeriat ile
Uyum içerisinde davranması gereken bir iradî yetenekler bütünü...

Ne yiyeceğini seçer ama nasıl sindireceğini seçemezdi insan...
O bağırsak çalışırdı, o mide sindirirdi, insan istese de istemese de.
Bu iradî ayrıcalık Allah'ın koyduğu kanuna uygun olduğu sürece
İnsan, hem kendisiyle, hem de aynı kanuna tamamıyla tâbi olan çevresiyle
Huzurlu, sağlıklı, barışık bir yaşam sürecekti.

Fakat bildi insan, çok sandığı azı.
Daha kendi kendini tanımamışken herşeyi anladığını sandı ve dedi:
"Ben koyarım kanunu, ben veririm yetkiyi..."

Ve insan aldandı, bildiğini sanarak.
Hem kendisiyle hem de çevresiyle çatıştı.
Biliyordu insan çok az bildiğini ve örtüyordu gündüzü gece gibi...

Fakat unutuyordu insan,
Sabah olacak,
Din gelecek,
Hesap verilecek,
Ve cezasını bilecekti...

11 Mart 2015 Çarşamba

Yaptık

Boşluk, yoktuk
Var olduk, yokluk
Yedik, tokluk
Üredik, çoktuk
Kıldık, insan olduk
Düştük, koktuk
Kalmadı, hoşluk
Kemikli, topluluk
Son hesap günü
     Takatsiz, boştuk

6 Mart 2015 Cuma

Ya da

Güneşe karşı savaşır
ya da sevişir fikirler.
Silaha isim yakışır
ya da masum mermiler.

Yaşlanmadan anlamak
ya da zor olanı seçmek.
Yaşamadan yazmak
ya da yaşatırken ölmek.

Karar vermek mi zor
ya da kayıp etmek mi?
Elinde tuttuğun mu kor
ya da bırakıp gittiğin mi?

Susamak uzağa burda
ya da yakındaki şeye.
Uslanmak mı dünyada
ya da yaslanmak mı ateşe.

Ya edepli bir şahsiyet
ya da iki cihanda bela.
Ya ebedî bir saadet
ya da elemli bir ceza.

3 Mart 2015 Salı

Oyun Parkında

Bir yanda iki salıncak. Çocuklardan biri atladı. Sonra öbürü onun atladığından daha uzağa. Sıra bekleyenler boş salıncak durmadan başladılar salınmaya. İlk atlayan çocuk tahterevallide birbirlerine ağır basmaya uğraşan arkadaşlarına koştu. Dün kendisine gıcıklık yapan şimdi yerden bir metre yukarda, karşısına oturup o da ona gıcıklık yapmaya başladı. Kaydırak daha küçüklerin hizmetinde bugün. Onlarla birlikte yirmi otuz yaş kadar büyüklerinin de.

Yazın sıcağında ortalık tozmakta. Zemin kum. Çocuk olanın umurunda mı? Çocuk, olanın umrunda mı?

Yerde bir oyuncak bebek unutulmuş. Tozların arasında. Gözünün biri kopmuş. Kolu yarı yarıya yırtılmış. 4 yaşındaki çocuğun ilgisini çekiyor. Kendisine bir oyun arkadaşı bulduğu için seviniyor. Tam yaklaşıp yerden alacakken, ancak kendisini korumak için o tonda çıkan sese yöneliyor. Annesi uzakta. Eğilip kaldırıyor oyuncağı. Sarılıyor. Koşturuyor. Ve beş saniye sonra çocuğun gözünde yoğunlaşmış şefkatten meydana gelme olan o el, oyun arkadaşını alıp öteye fırlatıyor.

O beş saniye de...

-          Hey merhaba kimsin sen?
-          Ben Nurcan. Senin ne işin var burda?
-          Seni bekliyordum.
-          Oyun arkadaşım olur musun?
-          Çok sevinirim. Beni çok hırpaladılar. Hep kendisiyle düzenli oyunlar oynayabileceğim bir arkadaşım olsun istemiştim. Sen çok iyi bir insana benziyorsun.
-          İyiki çıktın karşıma, seni şu salıncaktaki cadalozdan önce buldum.

…

-          Hey buda ne, hani oyun arkadaşı olmuştuk!?
-          Merak etme oyun arkadaşıyız, ama şimdi oynayamayız. O benim annem.
-          Burda mı bekleyeyim seni?
-          Evet.
-          Tamam.

“Ben oyuncak. Yarım saattir bekliyorum. Çok güvenilir bi insan değil mi? Hem can, hem de nur. Bir cana gerçekten çok ihtiyacım vardı. Yıllardır çekmediğim kalmadı burda. Anneside kötü fırlattı ya, kolumdaki yırtık fena acıyo.”

“Az önce yakından geçerken, bağırdım. Sesimi duymadı. Bu iki saatte bütün geceden daha uzun geçti sanki.”

“Hava kararacak mı acaba? Gelmedi hala. Hava kararmadan gelse iyi olurdu. Adı Nur olduğuna göre aydınlatabiliyordur heralde. Dün gece çok korkmuştum burda. Hey geldi.”

-          Sonunda  gelebildim.
-          Sana bağırdığımda duymadın beni, neden?
-          Oyun oynuyodum arkadaşlarımla.
-          Hani ben senin oyun arkadaşındım!?
-          Oyun arkadaşımsın ama.. Ya niye soruyosun böyle, bak geldim işte.
-          İyiki geldin. Ne oynayalım?
-          Bilmem. Tek gözünle zor olmuyo mu? Diğerine ne oldu?
-          Boşver, gitti bile. Oyuna başlayabiliriz bence gecikmeden.
-          Ben senin diğer gözün olabilirim istersen.
-          Nasıl olacak?
-          Adımı ikiye bölecem, yarısı gözüne nur olacak, diğer yarısı da ona can verecek.
-          Çok sevinirim.
-          Kolunda yırtılmış..?
-          Az kalsın kopacaktı. Son anda kurtardım. Kopmuş olsaydı heralde kimse benimle oynamak istemezdi.
-          Ben dikebilirim senin kolunu, eve gidersek.
-          Gerçekten mi, çok sevinirim…
-          Her yanım toz içinde olduğu için mi benimle oynamıyorsun da, böyle sorup duruyorsun?
-          Yoo, merak ediyorum. Oyun arkadaşıyız biz unuttun mu?
-          Evet… … Hey yine annen geliyo.
-          Ne?

…

-          Aahhh yine kolumun üstüne düştüm. Niye attın beni?
-          Sen kirlisin seninle oynayamam. Hem hiçbir oyunu beceremezsin sen.
-          Ne diyorsun!? Oyun arkadaşıyız biz. Daha başlayamadık bile.
-          Ben eve gidiyorum annemle. Seni evimize götüremem. Daha fazla konuşmaya gerek yok.

“Ben oyuncak. Hava dün geceden daha karanlık.”

…

Ve o çocuk büyüdü. Karşısına çıkan her kim olursa olsun, basit bir oyuncak olarak karşılanmak, o kişinin kaderi oldu.