29 Aralık 2014 Pazartesi

Göz kapağı

Hasta ve yorgunsun. Üzerinde bir yük yüklenmişsin. Göz kapakların bir yük yüklenmiş. Haydi yaz derviş.
Adem’in oğlu, tercihini yaparken ne tarafa gitsin. Göz kapağını mı dinlesin?
Adem’in oğlu tercihini yaptığında, kendisini ‘zayıftım, onun için bunu yapmak durumunda kaldım’ diye savunuyorsa, ona demezler mi: ‘zayıftım diyorsun ama, bu yaptığını yapman yapmamandan daha fazla kuvvet ister’
Adem’in oğlu tercihini namazı kılmaktan yana kullandı. Çünkü, namaz uykudan hayırlıydı. Sabah kalktığında da ne kadar yorgun olursa olsun, namaz olacaktı tercihi. Çünkü, namaz onu kötülüklerden alıkoyardı. Namazda bir kolaylık vardı onun için, ve bol menfaat.
Adem’in oğlu göz kapaklarına artık onları dinleyeceğini söyledi. Dinlenmeyi hak etmiş olmalıydı göz kapakları. Dinlenmeyi hak etmiş miydi Adem’in oğlu, bilmiyordu. Ama, üzerinde yorulduğu yolda olduğu için hamdetti, ve o yolda istikamet sahibi olmak için dua etti.

25 Aralık 2014 Perşembe

Tekerlek

Silüet mi bu gördüğüm?

Net çizgilerden oluşmuş koyu tabaka.

Altında onca anlamın yattığı sapsarı altınlar da mı kararır?
Parmağını sarmalayışı bile hüzün kokarken.

Kör düğümlerin çobanlık ettiği sorular
Acımadan
Beynimin en kıvrak yerine atar çapayı
Hiç sormadan.

Emek yatar sevgide,
Şu kadar beklemek ve üstüne bir şu kadar daha bekleyebilmek.

Zamanı unutmaktır sevgi,
Emek kokan sergide.

Her noktası, ayrı noktalarla son bulmuş efsane cümlelerle açıklanır.

Sadece okuma yazma bilmek yetmez.
Hatta yazan bile okuyamaz bazen.

Bu çelme malesef ki düşüremez zamanı
Seni anlar ancak sen de gezen.

Silüet mi bu gördüğüm?

Oluşmamış içeriğin dolgun ve kapkara görüntüsü.

22 Aralık 2014 Pazartesi

Tacireyn

- Ee, verdin mi?
- Aldığı kadar…
- Ne aldı?
- Şey var mesela ikimizde de, “vardır bir hayır” deyip geçemiyoruz.
- Peki ya hiç düşündün mü, ya birisi “ardınca devam etmende vardır bir hayır” derse?
- Yok.
- Geride kalana vardır bir hayır diyorsun da, önünde durana diyemezsinki. Eksik bir kader inancı gibi, tevekkül yok içinde.
- O zaman mücadele et… “olması gereken” kısmını düşünüyorum ben hala.
- Olması gereken kardeş, o dürüst olacak sen dürüst olacan; o bir ferd olacak sen bir ferd olacan, o yalan söylemeyecek sen yalan söylemeyecen. Sonrası, insan ticareti…
- Nasıl yani?
- Karşılıklı faydanın, menfaatin artışı, zararın ise en aza indirgenmesi. Kendinden feda edeceksin, ama kendini feda etmeyeceksin. Çizgi burda olsa gerek…
***
- Beklemek benim bileceğim işmiş...

Sen hiç ölümü istedin mi sayın okur? Defterler açılsın orta yere...

19 Aralık 2014 Cuma

Uyku II

Petekleri mesken edinmiş kediler
Ya bir serinlik toplar saçlarını ellerimden
Ya da vur deyince öldüren kelimeler.
Kalsın dur kalkma dediğim yerden.
Sakın üzülmesin çamura batmış aynalar,
Hazandan sonra başlar bu dank edişler
Ve anlar bu hayale gark oluşu analar,
Kalsın dur kalkma dediğim sesten.
Sözüm işarettir noksanlı bu adım
Ve sayıp ardına bakakalan dudaklar
Önce kendi duruşumu yadırgadım
Kalsın geride beklediğim duraklar.

18 Aralık 2014 Perşembe

Yolculuk

Eve dönüş vaktidir,
Otobüs camına baş koymuş kırkında çınarlar için.
Anlam yüklü hamal kelimelerin
Sahipsiz olmayan yarına bakakalışı,
Acziyet ve kuru kemiktir, bir köpeğin ağzına kahvaltı olan.

Fazlalık nerede bu yapıda?

Yığınla eksikliğin biriktiği duvarlarda çarmıha gerilmiş hatıralar,
Oturduğu yerde ayazın boğazıyla dans edişini izleyen bu hastanın
Yüzünü çenesinden kavrayıp çevirsin hakikate doğru.

Kan, gözyaşı ve ter...

Çıktığı kaynağa hayat veren üç damla.
Niteliğin artışı bu niceliklerin eksilişi ile mümkün.

Ve burada durmalı inananlar, bir ömür de olsa.
Çünkü bilirler ki "Kün, feyekûn..."


15 Aralık 2014 Pazartesi

Şura

                Seri bağlantı;
Zincir en zayıf halkasından kırılır.
                Paralel bağlantı;
Çöpleri tek tek kırmak kolay iken, 100 çöpü birbirine bağladığınızda insanın onu bükememesi.
                İkisi de misal verilir, bir toplumun, topluluğun davranışını, kaderini izah etmeye çalışırken. Peki, ikisi birbirini yalanlıyor mu?
                Yoksa bunlar mühendislikte sık sık kullanılanlar gibi birer “approximation” mı? Approximation kelimesinin türkçe karşılıklarından biri benzerlik ise, o da “misal” kelimesini çağrıştırıyor ise, neden olmasın.
                O zaman, gerektiğinde zayıf halkaları birbirine paralel bağlamayı bilmeli. Toplum öyle dinamik olmalı ki, çekecekleri yüke göre halkaları yeniden şekillendirebilmeli. Ellerinde işlerinin şura ile olmasını emreden bir kitap olduğu için, şükretmeli müslümanlar. Ayrıca düşünmeliler de, o emri.
                Bu dersleri çıkarırken göz önünde bulundurmamız gereken “approximation”: ilk iki durum elemanların lineere yakın davranış gösterdikleri zamanlarda geçerlidir.
                Peki, hayatta karşımıza çıkan elemanlar her zaman lineer davranışlar mı gösterecekler?

12 Aralık 2014 Cuma

Hiç kırıksız dünya

Laflardık içine kısılı kaldığımız ranza kenarında,
Bir mum ışığı üflerdi üstümüze gecenin soğuğunu.
Bu hıçkırık avutur mu duvarları salıncak sırtında,
Hangi kayıt, altında saklar, beni güpegündüz soyduğunu?

Sen mi? Yüzün mü? Siz mi acaba bu direk?
Başlı başına yağmur sonrası yüzümü yalayan rüzgar,
Bu gecekonduyu tutacak ayakta kıyamete dek.
Allah bilir hangi devri alem sana olacak yâr.

Sert bir bakış, yenilen bir dayak sende gizli.
Akla getirir; bir son var, sonu olmayan bir son
Çıkarır gün yüzüne, içine sinik ölü bedenimi,
Fikrimin olur olmaz beynimde teptiği horon.

8 Aralık 2014 Pazartesi

Uyku

Geceyi bir örtü kılan,
Gündüzü çalışma zamanı yapan... Rabb'e hamdolsun...
Uykuyu dinlenme kılan, O...

İnsan niçin uyur? Ve niçin uyanır insan?
Uyuduğunda çalışması gereken yok mudur?
Yahut uyandığında dinlenmesi gereken hiçbir şey kalmamış mıdır?

İnsan niye biri birine, bişeyi o an yapmadığı için kızar, yahut ötekini o an yapınca takdir eder?
İnsan niye dünya üzerinde kendi uykuya giderken çalışmaya başlayanlar olduğunu unutur?

Uyuyan mı doğruyu yaptı, çalışmaya başlayan mı?
Senin tercihin doğru idi, ama sen tercih ettin diye yaptığın şey doğru olmadı.
Tercihinin arkasında samimiyetle dur, ama bil ki karşındaki yeni uyandı...

5 Aralık 2014 Cuma

Dava

İyiliğe süzgeçtir geç saatlerin huzursuzluğu.
Yokuş aşağı salıverilen umutların,
Bir daha açılmamak üzere kapanan kapısına
Son bir depar atıveriştir, yetişemeyeceğini bile bile...

Sorarım insanlara, sandığımız kadar kolay mı insanlık?

Kendi fikir yumağında ısınıp, ötekine bu (konforun) içinden sırt çevirmek mi cesaret ya da dava adamı olmak? Hayır, bu en büyük korkaklıktır.

Sorarım nefse, sandığın kadar kolay mı insanlık?
Biliyorum hiçte zor değil ellerini başının arkasında birleştirip, yuvarlanış manzaralarını izlerken arkana yaslanmak.

Başka fikirleri rahatça dinleyebilecek özgüvene sahip olmak ve onlara anlatmaktır davana güvenmek. Bilirsin ki ona hiç birşey dokunmaya güç yetirmeyi hayal bile edemez.

Sonuna baştan imza atarsın bu teslimiyetin.

Çünkü bilirsin ki bu herkesin bir gün bileceği bir bilinmezliktir.

Çünkü gecenin, yıldızlar arası gerili ipe takılıp düşeceği günün sabahı çetindir.


1 Aralık 2014 Pazartesi

Davet

Oku sabah akşam, sürekli Kuran'ı.
Git konuş, onlara anlat Rahman'ı.

O iken tüm merhametlerin hakimi
Sorma kuldan, merhametin ecrini.

Sakın ha yaklaştırmaya kalkma,
Merhamet ile nefsindeki tuğyanı.

Sen yaymaya devam et selamı
Güven oluşsun işitende nidanı.

Süreklilik esas sünnet-i Rasul'de
Bilinç ile geçirmelisin her anı.

Gemileri yakmak değil çözüm
Sebat ile savunmalısın davanı.

27 Kasım 2014 Perşembe

Koyu siyah

Dost ne diye acı söyler ki?
Bir tayyare geçse saçıma vurup semaverde külken
Sor! Kefenimdeki köyde mi,
Maketten önüme koyduğun kırık sürüngen?

Ensemde yeşerir tokat,
Solar gözlerimde acının dikensizmiş gibi gülü
Geç, sen de güneşe ok at
Yarına dimdik bakar, günahın kirli ve sahte yüzü.

Gönlüm aç bir karın,
Haykırır umuda zorla, parmakları ucunda.
Yarın, bugünden yakın
Saplanır düşük çeneme gecenin bağrında.

Beynim dizleri üstünde,
Yalvarır düş kuran, ayağı yanık beyaz atına
Zehir, Ayın içtiği tütünde
Ben, komadaki gönlümün bahçe duvarında.

Bu sabırsız bir sızı,
Böyle kıvranır işte çığa karşı bir anda bağıran.
Sen! Yeşilin altın kızı
Rahatı bulamaz onu savaşsız arayan.

25 Kasım 2014 Salı

Çocuk

"Bir tur ben de binebilir miyim?" diye sorulan soru...
"Babam izin vermiyo, annem görür"ler...
"Ne halin varsa gör, sana mı kaldık?"...
İnsan çocuk mu kalmalı diyoruz sahiden,
Oysa bu tip tavırları takınınca büyükler...
Çok kırıcı olmuyorlar mı?
İnsan yola devam etmeli. Terbiyesini ihmal etmeden...

20 Kasım 2014 Perşembe

Çocukluğa hasret

Tırnağımı bile anneme kestirecek kadar
Çocuk olmak istiyorum bugün.
Cümle kuramayışımdan okunsun masumiyet;
Su benim olsun, yemekse büyüğün.

Kırmasın onurumu sahte mimikler,
Olurum saklambaçta göz yuman.
Varsın, dönsün arkamda o kirli işler
Hesaba şiddetli çeker Yaradan.

Korkmayalım yine yağmurda ıslanmaktan.
Batalım toza, toprağa, çamura;
Yeter ki korunalım şu günahlardan.
Bilelim; yakında üflenir sûra.

Mutlu etsin elli kuruşa bir simit,
Param yetmesin o dumanlı şeylere.
Rızık telaşını saymayalım tehdit,
Haram geçmedikçe bu boğazdan mideye.

Üç gün olmadan bitsin küslükler,
Bitince edilmesin tek yorum.
Unutulsun yanlışlıkla kırılan o süslükler,
Bugün yeniden çocuk olmak istiyorum.

17 Kasım 2014 Pazartesi

Yaz, derviş!

- ne yazayım?
- yaz derviş, bir gönle iki sığar mı?
- sığabilir, boyutlara bağlı.
- yaz derviş, iki gönül bir olur mu?
- olmaz, ikisi ayrı gönüller.
- ikisinde aynı şey varsa?
- birlik olur ama ikisi ayrı gönüller.
- yaz derviş, gözden uzak gönülden ırak olur mu?
- gönlün kendine yeteceğini zannetmesin, göze ihtiyacı var.
     gözün sağa sola kaymasın, gönlün buna ihtiyacı var.
        gözünle gönlün bir olsun da,
           onlara bağlanacak olan, ancak sabırda...
- yaz derviş, yaz da okuyalım...

14 Kasım 2014 Cuma

Kendini tanımak

Sallanıyorum beynime gerili ipte
Sona gitmek için, başı arıyorum
Saklanabilir miyim geçmişi silipte
Sordukça kendime, hep bocalıyorum

Tarihin tekerrürü, faili dedemin
Ağaran saçlarıma anlatıyorum
Sualler her zaman kendinden emin
Soran oldu mu, donup kalıyorum

Küçük sandığım zerre, gün geçtikçe büyük
Eski sandığa misafir, şu acı küller
Tutan geri bırakır, hafif değil bu yük
Kurulu vakte oturup ağlaşır günler

Akıl-kalp terazisine kim çeker ayar
Kim sokar düzene bu çelişkileri
Zaman bardaktan boşalır da akar
Kalır hatıraların paslı kileri

Aklı yaratan da O, kalbi yaratan da
Efruz düşünür tutup yelkovanı
Çelişkilerinin cevabını bulursun O'nda
Kendini tanımak için önce Rabbini tanı.


10 Kasım 2014 Pazartesi

5 dakka

Kafasını kaldırıp baktığında 5 dakka kaldığını gördü. Cebindeki kuru kayısıyı hatırladı. O soruyu çözmeye uğraşmalı mıydı, yoksa kaysıyı mı yemeli idi.

***

3 saatten fazladır kılıç sallıyordu. Arkadaşlarının çoğu gözlerinin önün de düşmüşlerdi. Tuvaletinin geldiğini farketti. 5 dakkadan fazla süredüremezlerdi zaten bu savaşı belliydi. Ne yapmalıydı?

***

Ormana doğru uzaklaşmıştı arabadan tuvaletini yapmak için. Genişce bir ağaca yaklaştı. Saydı, bir, iki, üç, dört, beş... 5 dakka geçmişti arabanın bir boğa tarafından yolun kenarına devrildiğini farkettiğinde.

***

İzleyenlerin coşkulu çığlıkları arasında boğayı kızdırmaya devam ediyordu, yardımcısı ile birlikte. Üzerine çıkmayı başarmıştı hayvanın, ama böyle devam ederse yorgunluktan yığılması 5 dakkayı bulmayacaktı. Direğe ulaşıp tırmanmalıydı.

***

Direğin tepesindeki adam bağırdı: "3 düşman gemisi yaklaşıyooorr!!". Aşağıda bir telaş. Rüzgar kendilerinden yana idi. Savaş giysilerini giymek için 5 dakkası vardı.

***

"5 dakkaya giysilerimi değiştirip geliyorum." dedi. "Kronometreyi çalıştır, müslüman adam sözünde durur." diye ekledi. İçten içe, işte bu 5 dakkalar değerlendikçe, cennet yaklaşacak diye düşündü.

***

Cennet gibi bir bahçeye bakıyordu pencere. Ortasından şırıl şırıl bir ırmak. 5 dakkasını almazdı aşağı inmesi.Tekerlekli sandalyesini geriye doğru çevirdi. Duvardaki haritaya bakmaya başladı.

***

Harita üzerinde bir çarpı işareti koydu. "Düşman burada, topçuları 5 dakka içinde şu bölgede mevzilendirebilirsek bu savaş bizimdir." Hep birden koşuşturmaya başladılar. Tanklar harekete geçmişti bile.

***

Annesinin yemeğe çağırmasına "5 dakka bekle anne, tankları konuşlandırmam lazım." diye karşılık verdi delikanlı. Olduğu yerde oturmaktaydı, güya deli kanlı. İnternet sekmesi açık kalmıştı oyunu kapattığında.

***

İnternette gezinirken "5 dakka" başlıklı bir yazı dikkatini çekti. 5 dakkada okunur heralde diye düşündü. Bu satırlara geldiğinde 3 dakkasının daha kaldığını farkedip sevindi, hikayenin geri kalanını yaşamaya gitti...

7 Kasım 2014 Cuma

Düşenmek

Çantasında yeteri kadar yer olmasına rağmen, birkaç kitabını elinde taşıyarak sallana sallana yürüyordu genç. Kulağında çalan müziğin yankıyla bitişini dinlerken aklındaki soruya cevap arayacak zamanı seçiyordu bir gözünü kısıp ileriye keskin bir bakış atarak.

"Tamam", dedi. "Bu gece odama girip, ışıkları söndürüp, bir sigara yakar düşünürüm."

Kafasını, "bu işi de hallettik" dercesine hafifçe sallarken bir ürperti hissetti.
Acaba, gerekli cesarete sahip miydi? Bir önceki denemesinde ne kadar başarısız olduğu aklına geldikçe moralinin bozulduğunu hissediyor, adımları tereddütle titriyordu.

Yaşadığı bunalımdan çıkmaya çalışırken, otobüs durağına geldiğini fark etti. Cebindeki yarım kalmış çekirdek paketini kitap tuttuğu eline alıp, yoldan geçen arabaları izleyerek, attığı kabuklarla çevreye verdiği zarardan bihaber çitlemeye başladı. Yine aynı soru, beynindeki başka bir pencereye küçük taşlar atıp onu balkona çağırıyor.

Bu cesarete sahip olmayı düşünecek kadar cesur muydu?

Beklediği otobüsün köşeyi dönüp durağa yaklaştığını farkettiğinde, çekirdek paketini çantasına koyup, baş ve işaret parmağını yalayıp arka cebinden cüzdanını çıkarttı.

Kendi kendine o kadar çok soru sormuştu ki, bu gece kendine hangi soruyu soracağını unuttu.
Düşünmeye başladı.

Vücudunda hayat bulan bir et parçasıydı onu bu hale getiren. Düşünürken, yeni bir düşünceye gebe olan et.

Işık söndü. Kibrit yandı. Uç kızardı.

Cesaret kuruntusunun, esareti altında, düşünmeye başladı.

Neyi düşünecekti?

31 Ekim 2014 Cuma

Gemi

hikayemize devam edelim... nerde kalmıştık?

evet, bilmediğinizin umrumda olmadığı nadide efkarlardan biriydi o.
düşüncesi, çileden çıkarıp başka bir çileye sokan kusursuz nezaket örneği;
akşam ve gece arasındaki ince görünen kalın çizgiydi o.

düşündükçe küfredesi gelen dilimi bağlayan ince ip, dinle beni!

pasif içtiğim sigaraydı o, ciğerimi sahibinden de çok saran.
rüyasını bile ancak rüyalarda görebildiğim
"sanane benim hatalı düşüncemden, benim günahlarımdan",
diyerek çekip gidemediğim, sıkışıp kaldığım andı o.

yüzüne bakmaya yüz bulamadığım,
muma attığım hayali makastı o.

evet o'dur, oluru olmaz düşüncelerime sebep.

sonbahara uçaktan kağıt sallayan, "belki mektup yazarsın" diye
çığıran sestim ben;
kağıttan uçaklar yapıp sonbahara sallayan.

baksana sürüngen, senden bahseder oldum, en olmadık yerde
hani derdin ya, kimse görmesin beni,
seni okuyor şimdi, yorgun gözlerle yapılan bayık bakışlar.
bağırasın geliyor, biliyorum

"yapmayın ulan, okumayın beni!
"size diyorum. nerden çıktınız, nerden buldunuz beni?"

boşuna yorma kendini sürüngen,
boşuna yorma kendini süregeldiğim
okumaya devam ediyor bir çift göz, kapalı deyip geçmeden
o
rüyasını bile rüyalarda görebildiğim.

27 Ekim 2014 Pazartesi

Ağaç

Ağaç bakarsan gelişir,
    Allah'ın da izniyle.
Yetişmiş bir ağaç herkese gölgesinden de, meyvesinden de verir, ayırt etmeden.
Bir insan düşün;
    Bir bahçe buluyor,
    Ve meyve topluyor.
    Sürekli insanlara pay edip duruyor meyveyi, adaleti gözetmeye çalışarak.
    İnsanlar da yiyor.
Diğeri;
    Ağaç yetiştiriyor.
    İnsanlar kendiliklerinden onun gölgesinde gölgelenmeye gidiyor,
    Ve onun meyvesini pek seviyorlar,
        İçlerinden bazıları, bu ağacın bir dalından bir sürgün alıyor,
        Bir başka diyara gidip,
    Ağaç yetiştiriyor.
Söylemesi kolay olsun, birinciye "meyve toplayıcısı", ikinciye "ağaç yetiştiricisi" diyelim.
İnsanın misali bu ikisiyle sınırlı olur mu?
Meyve yiyicisi var,
Ağaç bekçisi var,
Budayıcısı var,
Aşıcısı var,
Kesicisi de var,
Zehircisi de...
Misalleri daha fazla uzatmaktansa Halim dönüp Zeki'ye, Zeki dönüp Halim'e sorsun;
Ne kadar yedin,
Ne kadar topladın da dağıttın,
Ne kadar yetiştirdin...

Peki ya ağaç, onun misali tek çeşitle mi sınırlı?

25 Ekim 2014 Cumartesi

Korku

Kimsin sen?

Elimde tuttuğum, harflerine tek tek gözlerimin değdiği;
ancak okumam bittiğinde hiçbir şey anlamadığım kitap sayfası mı?

Bu şiir sen misin, cümlelerinin ağzımdan çıkıp, kalemimle somutlaştığı?

Ne güzel bir tesettür bu, anlıyorum yazdırdıkların niçin böyle kapalı?

Nedir bu elime aldığımda üşüyüp, ağzıma götürdüğümde dilimi yakan?

Yoksa gökyüzünde, istenilen sayıya zar atılmış, rastgele görünenin içinde bir düzen mi,
bakıpta giriftin içinden anlam çıkarttığım?

Korkuydu bana seni yazdıran,

Korkuyordum üşümekten, şimdi korkuyorum yanmaktan.

21 Ekim 2014 Salı

Uç

Bir gün bir kedi, bir güvercin ile tanıştı.
Kedi dedi güvercine: "Uçmak çok güzel değil mi?"
Güvercin uçtu, geri geldi: "Evet"
"Bilmiyor muydun da, uçtun sonra cevapladın." dedi kedi.
Güvercin, "Sen sorduktan sonra, hala güzel mi diye içimi bir heyecan kapladı doğrusu."

-------------------------------------

At, bülbül ile tanıştı.
Bülbül ata, "sesin ne kadar da kötüymüş, benimkini dinle bak" diye çıkıştı.
At "tüylerin de çok güzelmiş" dedi.
Anlayışlı birisiyle tanıştığı için sevinen bülbül iki kulağının ortasına kondu atın.
Dedi: "koştur bizi kırlarda."
Koşturmacadan at yoruldu ve, "haydi uçur sen de bizi" diyebildi nefes nefese.
Bülbül başladı şakımaya, o şakıdıkça at sanki uçuyordu.
Sonraları fark etti ki, bülbül kendisinden yapamayacağı bir şey istediği için ata azar çekmekteydi.
"Nasıl yapayım ben, nasıl uçurayım seni? Seninle birlikte koştururken ne kadar yoruldum farkında değil misin? Kafanın üstünde dengede durmak kolay mı sanıyorsun sen?..."
At sustu. Hava kararmaya yaklaşıyordu, üstelik kara bulutlar kaplamaya başlamıştı etrafı.
Laf yetiştirmeye çalışsa gecikeceklerini fark etti ve, "Özür dilerim, haydi dönelim artık." dedi.
"Ben kendim dönerim!" diye bir ses işitti, bülbül uzaklaşırken, bacaklarında da derman kalmamıştı.
Oysa gelip yine iki kulağının arasına konsa bülbül, ...
...
...

17 Ekim 2014 Cuma

Okum ve asam bu, peki okumasam?

"...madem gidiyorsun, aralık bıraksan da kapında,
izlesem olmaz mı nasıl bağırıyor ayrılık?"
diye sordu aynadaki dudak kıpırtısına,
rekabete aç, yalnızlığa gebe kuru kalabalık.

kulakları hassaslaştı bir anda, sanki ilk kez duyuyordu ezanı
farketmedi ömrünün neresi öldü, şimdi kaçta kaçındaydı.

oturdu, düşündü, gençti
bakakaldı yere
olurdu, hüzün bir dirençti
bakkaldı yine, hesap defterine umutsuzca iki ekmek parası daha ekleyen
o da bilmiyordu
sahi ödeyebilir miydi, ezdiği karıncaların tazminatını, dava açsalar en fakir yerinden...

oturdu, düşündü, gençti
geç değildi.

kalktı ayağa ve süzdü sokağı,
bağırmak istedi ses telleri kopana kadar
"kalkın ayağa! öldünüz mü sormayalı?"
sesi boğuldu, olmuştu her yer ona dar

oturdu, düşündü, anladı
bu elinde olan yegane gençlikti
nereye sıkmalıydı bu tek mermili tabancayı

-...evet, aynen öyle. sırf kardeş olduğumuz için
-nasıl yani, güneş var dışarda
-sen bilmezsin ankara ayazını, sıkı giyin

birbirini uğurladılar, ettiler Allaha emanet
biri dinledi, diğeri dinlendi, dinlerdi elbet.

suçu kendinde aramayı başarmıştı evet
ancak adımında bir suç bulamadı...

suç sanki sadece yarin sınırındaydı

"bakkal bağırıyor bir yandan...
bir yandan sen kemiriyorsun müebbet yercesine derin düşüncem...
çıkman için ter döktüğüm o yere, dönmek için bu çaba neden?"
şeklinde aklına gelen cümleyi unuturum diye not alan genç
şiir mi yazacaksın? yoksa, çünkü, evet çünküydü zaten seni bu hale getiren.

olurdu, güzeldi, gençti
evlenmelimiydi?

bazen bir "mi" bile ayrı yazılmak ister.
"yazmıyorum ulan! bana hesap soramazsın" desen,
diyebilirsin de, susup doğru olanı yapmak da senin elinde

belki sadece borcunu ödeyip, oturmalıydı

oturdu, düşündü, gençti
"hala mı" diye sordu kendi kendine hızlı olan
-bu hız yetmez miydi, şu hesabı zor kısmı atlatmak için
-genç olmak mı zor, hesap vermek mi?
deyip düşünmesini istedi oturan

-hesap varsa, vardır bir hesap soran

hesabın içinde yaşayıp
hesap, kitap tanımayan neden düşünmüyordu?

otursun, düşünsün, anlasın
o da gençti

"...madem geliyorsun, kapatsan da soğuk vurmasa,
hatırlamak istemem, şimdi burası ılıkken"
diye rica etti aynadaki mutlu suratına,
acılara tok, sevince anne, kalabalık süzen.

13 Ekim 2014 Pazartesi

Yağ-murr

Havaya bir kasvet çökmüştü, fonda -Memleket Hasreti-
Sonra yağmur çiselemeye başladı.
Sonra şemsiyesini açtı.
Sonra yağmur hızlandı.
Şemsiyesini geri kapattı, ve sordu: "Allah'ın arzı geniş değil mi?"
Damlalar suratına "Evet" nidalarıyla çarptılar.
Ve bir tomurcuk çatladı.
Ve okudu: "... biz her şeye su ile hayat verdik."
Bir tebessüm filizlendi, "Gidebilirim ben de buralardan" dedi.
"Ama gitmeden önce yapmam gerekenler var." diye ekledi.
Sulak bir yere gitmeli diye düşündü, ama çöllere de düşmek istemiyor değildi.
"Umurunda olup olmamam umurumda mı sanıyorsun?" diyen bir kelebek, tek tokatla tebessüme saldırdı.
Yeni açmıştı tomurcuk, adam kelebeğe sitemkar bir bakış atmayı denedi.
Kelebeğin o bakıştan beslendiğini anlayıp, indirdi yüzünü. Dedi, "tamam anladım haydi uzaklaş..."
Yapması gerekenler vardı adamın, uçuşuna baktı kelebeğin, "bir güncük değil miydi ömrün, yapmasana böyle bana, bir gününü kırlarda çiçekleri selamlayacağın bin güne tebdil edebilmek isterdim" diyebildi, ama içinden.
Kendini niye kelebeğe kaptırmıştı adam böyle, yapması gerekenleri yapıp gidecekti o kadar. Kelebeğin yapması gerekenleri yaptırmamasından şikayet etti.
Biri çıktı: "onlar kelebek değil, eşek arısı aslında sen yanlış gördün."
Başkası atladı: "benim tırtıl dostlarım var, belki onun halinden anlar."
Öbürü: "ben de bir kelebekle tanışmıştım, demek hepsi böyleymiş."
Adam yavaşça anlamaya başladı, tebessümün filizine can veren kelebek değildi ki, ona bir şey yapabilsin.
Affetti kelebeği, ve kendisine öğrettiklerinin diyeti olarak tebessümün toprağını değiştirdi. Bereketlendi tebessüm. Çok az da suluyordu oysaki.
Sonraları merak ettiler. Sahiden adam neyle suluyordu onu da, öyle güzel açtı?
Baktı, biri acı yaşlarıyla sulamış, acımakta filiz.
Sonra öbürüne, su kanalları kir pas tutmuş, uzun süre kuru kalmaktan.
Şükretti haline, ve bir gün daha yetmesi umulan bir damlayı gözünün nurundan damıttı...

11 Ekim 2014 Cumartesi

10 Ekim 2014 Cuma

Eman

Birisine "sana bişey söylemeliyim" dediğiniz zaman, onun kafasında;
"Bu adam boş konuşmaz, ve bişey söyleyecekse ya benim için, ya kendi için, ya da umum için bir maslahat gözetmiştir muhakkak."
düşüncesi oluşuyorsa ve size karşı samimi ise:
    dinlenirsiniz...

9 Ekim 2014 Perşembe

Valiz

Kalemin kurşun ucu, defterde açtı yara.
Neydi kağıdın suçu, attı şiddetli bir nara?

Dedi ki, tavizler başlattı bu tacizleri.
Kolay mı affettirmek olaylı bir maziyi?

Ve kalem, bir çizikle kesti satır başını.
Sordu usulca yok mu nidanın muhatabı?

Düşündü kağıt zamanla; baktı ki bu ağır yük
Bardakta sandığı su, okyanustan da büyük.

Varmadan kaf dağına kırdılar kanadımı,
Cevap ararken soruma unuttum soyadımı.

Kalem tükenir, yol biter, kağıtlar uçuşur
Ebedi saadete seni, edebin kavuşturur.

Tebdil

Allah'ın selamı ile...

Bugün Efruz Dündaralp kardeşimizin sorduğu "Değer, niçin değişen bir olgudur?" sorusu üzerine bir diyalog yaşandı. Halim ve Zeki arasında...

- "Neden değişmezlik bekliyoruz?". 
- Kazık çakmak mı istiyoruz acaba, sürekli sabit kalsın. 
- Evet, kazık çakmak istiyoruz sanırım, yalan söylememeli, ama çakamıyoruz işte bu gerçek olan.
- Ne isterse olduran sadece Rabb, hamdolsun.

- Çokça sorulan bi sorudur, insanlara cennet tasavvurları anlatıldığında: "Orada sıkılmayacak mıyız, ekmek elden su gölden sürekli?". 
- İnsan bu işte, adama olup olabilecek en değerli ödülü izah ediyorsun, onun değerinde oluşacak değişim hemen kafasına takılıyor. 
- Bu değişimi bekliyor aslında.
- Yani, değişmezlik değerden düşüren bir olgu gibi olduğundan heralde... Yahut bir şeyin değerini anlamanız için onda bir değişim müşahade etmek gerektiğinden.
- Evet, hem değişmezliğin "güvenilirlik"ine sığınmak istiyoruz, hem de değişmezliğin kendisi değerde değişiklik oluşturuyor. 
- Kabul edelim işte: değişkenlik takdir...
- Değişmez olan güvenilirdir elbet, emin olan adam eminliğini sürdüregeldiği için emin.

- Yani şöyle diyebiliriz sanırım, takdir edilmiş olan olacak, ondan kaçış yok. Değişmez olan sabite, takdir edilmiş olanın olması.
- İşte sana sığınılacak liman dost: "... Allah'ın sünnetinde bir değişiklik bulamazsın."(Fetih 23)

Böyle böyle devam ediyor konuşmaları, ne nereden başladıkları belli ne nerede bitirdikleri. Bunları yazacağımı bilselerdi cümlelerini toparlarlardı belki biraz daha...

2 Ekim 2014 Perşembe

Kelebek

Sokak, bir çift ayak sesine hasret,
Kuru göz yaşıyla köşeyi süzer.
Gece duvarlara inen şu kasvet,
Sessizce huzurun kanına girer.

Delinir uykular bir çığlık ile,
Ya da keskin bir söz böler zamanı.
Hapsedilmiş fikirler basar zile
Sorar nerede kurtuluş fermanı?

Sür atını uzak memleketlere,
Görmesin sözünü yüz çizgilerim.
Yaşasın kelebek gününü hürce,
Sen yorulma, ben yerine gülerim.

Mang Al & Sema Ver

Gökyüzü güneşin selamını alıp günlük görevini yerine getirmeye koyulmuşken garip bir ses duyar:

"Hey, koca şey! Biraz su göndersene, dilim damağım kurudu."

Bunu söyleyen deniz, üzerinde gezen gemileri taşımaktan yorulmuş ve duyarsız insanların kendini kirletmesinden bunalmıştır. Gökyüzü durumu anladığı halde bulutların yerinde olmadığını bildiğinden üzülerek cevap verir:

"Bu ay olmaz. Kusura bakma."

Akşam olunca güneşi uğurlayan gökyüzü kızarmaya başlar. Ve ayın on dördü selamlar onu. Koyulaşan muhabbete yıldızlar da katılır. Ve tanıdık, kuru bir ses böler muhabbeti tam öksüz yerinden:

"Hey, gökyüzü! Yanındaki beyazlı, bulut değil mi? Söyle de su göndersin."

Gökyüzü cevaplar:

"Bu, ay. Olmaz, kusura bakma."

***

Ben de soruyorum, istediği zaman beni tek tuş ile kapatabilen okur;
"Değer, niçin değişen bir olgudur?"

Temelsiz ve dayanıksız bir fikir, boşluklarına tuğlalar sıkıştırılarak sağlam bir yapıya dönüştürülebilir mi? Yoksa ona sadece, cızırdayan televizyona vururken yaptığınız muameleyi yapar, geçici bir süre kendinizi iyi hissetmenizi mi sağlarsınız? Peki sahip olmak istediğiniz fikirden beklentiniz bu mudur? Geçici mutmainlik dopingi midir fikir? Bir konu hakkında doğru veya yanlış bir görüş sahibi olmak size ne kazandırır?

Sorduğumuz soruları zaten kendi içinizde cevapladınız. Ancak merak ettiğim bir nokta var.

Acaba,

"Değer, niçin değişen bir olgudur?"

29 Eylül 2014 Pazartesi

Çelişki

Şairin biri yazmış, paylaşmama izin verdi, iyi okumalar...

"Biliyorum ağlamak acizliktense,
Acizlik müslümanın izzetine yakışmaz.
Biliyorum ümitvar olmalı,
Akıbet muttakilerin.
Bilmiyorum, haksızlık karşısında ne yapılır.
Bilmiyorum, zulme uğradığına mı yanmalı!?
Biliyorum, sana zulmettiğini düşündüğüne,
Güzellikle anlatmaya çalışmalı.
Bilmiyorum, o kişi sözüne zerre kıymet vermezse...
Söylemesi kolay, zulmün kaynağı davan yolundaki yoldaşınsa.
Böyle bir çelişki nasıl olabilir Allah’ım,
Gerçekten, çıkabilmek istiyorum artık,
Bu işin içinden.
Biliyorum, Allah, kendi yolunda mücahede edenlerin,
Birleştirir yollarını.
Biliyorum, iki tarafta samimiyse,
Kolayca varırlar anlaşmanın zeminine.
Ya niyedir o zaman bu kaçış benden.
Rabb’im bir kusur mu işledim yoksa,
Eminliğimi sarstı bu kadar derinden.
Biliyorum, müslümanlar örnekleri Rasul gibi,
Emîn olmalı.
Ben emînlik duymak istiyorum Rabb’im ondan,
Ya niyedir o zaman bu kaçış benden."

Samimi bir adım

Geçen gün dost ile öteki mahallede bir meclise katıldık.

Sofra genişti. Mütevazı görünse de, bazen çok büyük lokma yiyenler oluyordu. "Ya o kadar büyük lokma yedin, bari bu kadar büyük konuşma" demedi kimse konuşmaya girene. Biz mi..? Doymadan kalktık. Böylesi yakışırdı...


"Belki bizim de kalıplarımız var"


Kalıpsızlık yoktu zaten. Getiren boş bir şablon vermemişti bize. Aksi gibi rigid bir yapı da vermedi. Tek yapman gereken kalıba doğru şekli verme çabası idi.

- Tek mi?
- Değil tabii...
- Ne dolduracaz bu kalıbın içine?
- İlk önce her kalıba girebilen kadarını dolduracaksın, sürekli malzeme ve tarif değiştirip durursan kalıbı bozarsın, tamam mı?
- Olur...
- Kalıp düzenlendikçe boşlukları doğru malzemeyle doldurmalısın.
- Yanlışla doldurursam?
- Köpük gibi, pişirirken uçar gider...
- Boşluk doldurma sorusu gibi

"Hayat, bir boşluk doldurma oyunu"


"...Kim (hayata) Allah'tan daha güzel renk verebilir..." (2:138 Esed meali)

O halde, kalıbı onunla doldurmalı. Öncesinde de, onunla doldurabilmek üzere şekillendirmeli. Merak etme ne pişirirsek, onu yiyeceğiz...

Hal böyle olunca insanın diğerine karşı duruşu gündeme geldi.
- Amiri misin sen onun?
- Hayır.
- Sahibi misin?
- Haşa.
- Belki mürebbiye olursun.
- Olabilirim.
- Ders 1: Ne verirsen ver, karşılığını sadece Rabb'den bekleyeceksin.
- Peki... Terketse dahi mi?
- Evet, karşılık Rabb'den.
        Ders 2: Bu tek taraflı bir terbiye değil, sen de "tamam" değilsin.
- "Tamam" olmadan nasıl mürebbiye olacağım ki?
- Mürebbiyelere ihtiyacımız var ve hiç kimse "tamam" değil, el mahkum.
- Peki...
- O da senin mürebbiyen, bunu kaldırabilcek misin?
- Tamam...
- Terketse dahi mi?
- İnsan mürebbiyelik yaptığını terkedebilir mi?
- İnsan bu... Kaldırabilcek misin?
- Nereye kadar gitcek bu?
- Üçüncü dersin uyarınca birbirinize muamele ettikçe;

Ders 3: "Kovalanmak istemem, kovalamak da. Gel yan yana yürüyelim, iki edepli kul gibi..."


Kovalayan kişiliksiz, kovalanan kişiliksiz... Yol Rabbin yolu, onu takip edene ecir var, tek başına veya iki kişi veya ailecek veya kabilecek veya tüm şehir veya herkes... Ama kimseye yanındakilerden dolayı ikram artırma yok, kim neyi pişirdiyse onu yiyecek...

Sonra, kabul etti hepsini, Rabb'inin rızası için çalışmalara başladı. Önceki diyaloglardaki eksiği farkedememişti...

23 Eylül 2014 Salı

Devr-i Şeyn'e Dervişeyn Gerek

Vakit, zulüm içeren seruma, damar açmış kolu tutup sallar "Çok mu geldim?" diye.

Bir iş değerini vaktinde yapılmasına bağlı kazanabiliyor ve bu değer içerikten bağımsız vakit israfına göz yummuyorsa, gözlerin yaşarmaması için hiçbir sebep yoktur.

Üç kardeş, kameraya gülümsemiş ve bir araya gelişlerinin verdiği mutluluğu bir fotoğraf karesine sığdırmak istiyorlar. Fakat o kadar mutlular ki fotoğraf karesi küçük geliyor. Meğerse mutluluk, üç kardeşten gizlice büyümüş ve fotoğraf karesine sığmaz olmuş.

Vakit, zulüm gördüğü için zulmedene dönüp kızmış "Sabahı görmedin mi?" diye.

Kusur işlediği için işine dönmekten utanan bukalemun, renk değiştirmeyi bıraktığı için ölmüş, ortanca kardeş kurabiye sesini koklayarak mezar kazmaktadır. Büyük kardeş elindeki proje kağıdına son bir kez daha göz atıp en az enerjiyle mutluluğu fotoğraf karesine nasıl sığdırabileceğini düşünmektedir ve küçük kardeş on iki dakikadır iç dünyasında kurduğu cümleleri tekrar kontrol etmekte, bir çırpıda konuşabilmek için ağabeyinin müsait zamanını kollamaktadır.

Vakit, zulmü görene dönüp susmuş "Böyle mi sessiz kaldın?" dercesine.

"Abi..." diye söze başlayan küçük kardeş, "Efendim..." diye kesilen cümlesinin "Hani tek çırpıda söylerdin beni?" nidasına kayıtsız kalamayıp donmuş. Buna dayanamayan gül ağlamış. Biri çıkıp tekrarlamış "OKU!" diye. Bir diğeri hıçkırmış. Birisi "hiçbir" şey yapmamış. Başka biri hiç "birşey" yapamamış. Birisi de yapmak istememiş. Öteki oturup bunları izlemekte. Ortanca "biri"lerine kızmış "Nedir bu kayıtsızlığınız?" diye ve utanıp mangalda bir yanı kızaran vakti iyice pişmesi için tersine döndürmeye çalışmış ve okumuş.

Vakit, zulüm kokan bahçeye sormuş "Yemeğe atacak tuzunuz da mı kalmadı?" diye.
Mutluluk bir şeyler yaşamış, gözleri yaşarmış ve yaşlanmış.

Vakit, zulme dönüp "Ağla ve fakir kal!" demiş.
Konular dağıldığını sanmış fakat birde bakmış ki bulunduğu yerde çift başlı bir mum yanıyor.

22 Eylül 2014 Pazartesi

Emîr El-Sağîr

"Eğer dostumu unutursam, rakamlardan başka bir şeyle ilgilenmeyen büyüklere benzerim."
Bu ilk yayın dosta ithaf olsun.. Allah'ın rahmeti bereketi üzerine olsun...

Allah'ın rahmeti bereketi sizinde üzerinize olsun,

Bugün bir başka dostum bir blog açalım dedi, ortak.
Açalım dedik.
Adı dervişeyn olsun, beton yığınları arasında nefsinin etrafını dikenli tellerle çevirenlere bir nida olsun...
Rakamlardan başka şeylerle de ilgilenen bu iki dostun bloguna hoş geldiniz. Hayırlı olsun. Hayırlısı olsun...