14 Mayıs 2015 Perşembe

Dünya hemen değişmez, onu anlamak gerekir


Bu yazımızda soru sormanın ve sorgulamanın farklarından ve bu farkın öneminden bahsetmeye çalışacağız.

"Neden bu düşünce sistemini benimsediniz?" sorusuna binaen verilen bir cevapta şöyle bir cümle geçiyordu: "kişinin, hangi ideolojinin doğru olduğuna karar verecek vakti yoktur." Yani, insan önüne gelen hayat tarzlarından rastgele birini seçip, "budur en doğru olanı" mı demeli veya "ben ailemden bu şekilde gördüm" deyip ne gördüyse onu mu uygulamalı?

Bu sert çıkışı yapacak cahil cesareti, doğduğumuz yeri seçemeyişimiz gerçeğiyle kapatılmalı ve düşüncemiz abartısız bir samimiyet ile teste tabi tutulmalıdır. Bunu yapacak olan ise, yine kendimizden başkası değildir. Çünkü, az önce değindiğimiz sorun hepimiz için geçerlidir. Bu çözülebilecek bir sorundur, ancak hafife alınmamalıdır. Düşüncesi ne olursa olsun, içe dönük bir samimiyet ile doğruluğuna karar verildikten sonra, kişi daha önceden ailesi tarafından bu yol üzere yetiştirilmiş ise bu onun için bir mutluluk kaynağı; değilse ailesini davet etmesi ve onları kurtarması için bir fırsat olacaktır. Eğer samimi değil ise, ailesi tarafından bu yol üzere yetiştirilmiş olsa bile bunu bir zorlama olarak görecek ve hayatının geri kalanında bu sistemi zorla yaşayacaktır.

O zaman oturtalım kendimizi bir sandalyeye ve sorgulayalım: “Eğer, şu anda hasmım olarak gördüğüm bir adaşımın, hemşerimin veya komşumun yerinde ben olsaydım; şu an benimsediği düşünce sistemini yaşadığını iddia eden sandalyedeki herif hakkında ne düşünürdüm?”.”Şu anda düşmanı olduğum bir ideolojinin milatanlarından biri olsaydım, şu sandalyede oturana nasıl bakardım?”. “Sence, o sandalyede oturan nasıl birisi?”. “Şunları şunları yapmayın deyip bunları bunları mı yapar?“. “Kimdir o?”. “Bana en kötü üç özelliğini sayar mısın onun?”. “O, samimi midir?”

Sorgulamalıyız. Ancak, kendimizi… Kaçmaya çalışırız. Sıkışırsak cevap veremeyiz. Ancak, bu bir samimiyet göstergesidir. Anlarız hatamızı ve düzeltmeye çalışırız. Eğer bu sadece bir soru cevaptan ibaret olsaydı, ona çoktan cevap vermiş ve gözümüzde önemsiz birşey haline getirmiştik. Sürekli sorgulamalıyız kendimizi çünkü insan hemen düzelmez, onu ölene kadar diri tutmak gerekir.

12 Mayıs 2015 Salı

Bir Metro Yolculuğunda


Bugün bana Hafsa isminde bir kardeşimle tanışmayı nasip eden Rabb’e hamd ederek başlayayım.

Finallerin yaklaşmasıyla birlikte zihindeki yükünü artıran okulun, artan ders notlarıyla birlikte sırt çantasının ağırlığını artırdığı günlerden de bir gün. Eve dönmek için metro kullanılan yılların onuncusu.

Hikayenin kahramanıyla ilk karşılaşmam metroyu beklerken oldu. Kurulduğu arabasındaki keyifle, gezmeden dönüyor olmalıydı. Annesi ve babası ile birlikte. Metroya bindiğim zaman boş yer bulamadı annesi ve babası, ben de karşı tarafa geçip yer açtım rahat etsinler diye. On saniye sonrada yaşlıca bir hanım durdu kardeşimin yanında. Ona baktı, gülümsedi. O ona gülümsedi. Modernceydi teyzesi.

Adını sordu, cevap vermedi kardeşim. Zaten konuştuğu da çok anlaşılmıyordu. Yaşını sordu, parmaklarıyla göstermesini falan istedi. Pek sallamadı kardeşim teyzesini. Sonraları fark ettim suratı asılmaya başlamıştı. Değişik cümleler kuruyordu kardeşime karşı…

“Hiçbir şey öğretmemiş sana annen-baban sana, yaşını bile öğretmemişler.”
“Suç sende değil ki, annende babanda seni de kendilerine benzetecekler.”

Yanlış duyuyor olamazdım. Yanlış duyuyor olmayı ümit ettim ama, belliydi her şey surat ifadelerinden. Tabi size söylemeyi unuttum, kardeşimin annesinin bir tek gözleri gözüküyordu, bir de elleri. Babası da uzun boylu, hemde temiz sakallı…

Burada bir mola verelim hikayeye. Şimdi içinden teyze karakteri ile ilgili kötü düşünceler geçirenler yavaşça sayfayı kapatsınlar. Küfür geçiren var ise civarından, duruma göre bu blogtan uzak durmayı tercih edebilirler.

Beni fark etmesi üç tane on saniye aldı kardeşimin. Baktı, güldü. Güldüm. Güldü. Ceketimle yüzümü kapattım. Baktı. Açtım. Güldü. Babasına baktı “abi” dedi beni gösterdi. Adımı söyledim, “benim bir adım var, seninki ne?”

Babasına baktı, Hafsa olduğunu teyyit ettirdi. “Haabba…” dedi.

“Hatice mi?” dedim. Güldü. “Havsa” dedi.

On dakika muhabbet ettik, tüm şeceremi saydım bana sadece babasının adını söyledi. Hikayenin bu noktasında da hamd etmeli, kızına Hafsa adını koyan Ömer’ler var bu dünyada.

Öncülerden, bir imam bir imame.
İsimlerini miras bırakmışlar bugüne.
Bağlı onların akıbetleri de;
Yine kendi tercihlerine.

Allah Ömer’e ve Hafsa’ya lütf ettiklerini bize de lütfetsin duası ile... Gönlündeki dua dilinde, dilindeki dua elinde olanlardan olmak duası ile…

8 Mayıs 2015 Cuma

Karşı Cins Münasebetleri

    Söze başlarken başlıktaki ifadenin üzerinde duralım ilk önce. Neden bu ötekileştirme, karşıtlaştırma? Oysa İslam adına okuduklarımız bildiklerimiz bunları çift olarak tanımlar. Biri diğerini tamamlıyor. Üstte yahut altta değil, aynı seviyede.

“Allah ehad” diyor ilahi öğreti.

Bizi çiftler halinde yarattı yaradan.

Başlığı da kaybetmiş olduğumuz oracıkta öyle dursun diye böylece attım sayın okur.

***

O zaman, önce konuyu inceleyebilmek adına bir takım yaklaşımlar geliştirelim. Elimizde bir insan topluluğu olsun. Erkeklerden ve dişilerden oluşmakta. Müslümanlardan oluşmaları da şart değil, sonuçta fıtrattan… Diyelim ki, n tane erkek, n tane de dişi olsun bu toplulukta bekar. Ve diyelim bunlar günün birinde bire bir eşleşecekler, yuva kuracaklar.

Şimdi bunlardan bir çift birbiri ile karşılaştığı zaman, bu karşılaşmanın ileride eşleşecek olan ikisi arasında olma olasılığı: 1/n.

Aksine ileride yenge yahut enişte olacaklar olması olasılığı (n-1)/n

n büyükçe bir sayı. Bunu da biliyoruz.

***

O halde, ademin oğlu bir kız kardeşinin kendisine işi düşüpte konuştuğu zaman, neden kendisine ilgi duyulduğunu düşünmekte. Bana sorarsanız kaybımız bu noktada bizim. Aynı şey havvanın kızı için de geçerli. Bunlar hep çevremizin bize yükledikleri diye çevremize mi atalım suçu? Yoksa, bir örneklik görevi mi üstlenmeli…

Şimdi ikiliği kıralım ve insan evladı olarak değerlendirelim karşımızdakini. Bir müslüman olarak idrak etmemiz gereken birinci unsur, o karşımıza çıktıysa Allah çıkardı. O kadar. Kendimize bir fayda devşirelim diye yaratılmadığı gibi hiçbir insan evladı, karşımıza da bunun için çıkmaz.

Ve sonra, Allah vahyini lütfetti bize ve hidayet etti. O insan evladı karşımıza çıktığı zaman onunla aramızda nasıl bir münasebet olması gerektiğinin ölçüsünü öğretti.

İşte böylece, her karşımıza çıkan insan evladı bir imtihan oldu. Sonucu ya rahmet kapılarını açan bir anahtar, yahut ayağımıza dolanıp bizi aşağı çeken bir yük.

Sonuç olarak, Halim Zeki’nin karşısına çıkan arkadaşım; Halim ile ilgili yargıların da önemli değil… Onun için sen rahmet kapılarının anahtarı olursan o da sana aynı lütuflara kavuşman için duacı olur.

Ama en nihayetinde tercih senin, bu Halim senin imtihanın.