21 Nisan 2015 Salı

Kimlik


Yazıya geçmeden önce resmi koklayın...
Yanma kokusu alıyorsanız, okumaya devam edin.

Çay ve çiçek... Ne kadar da benzer şeyler. Baş harflerinin aynı olmasından bahsetmiyorum. Bunu yazarken "beni alaya mı alıyorsun" diyeceğini tahmin ederek yazıyorum; ancak samimi söylüyorum, baş harflerinin aynı olmasından bahsetmiyorum.

Kimliğimizi belirleyen şey nedir? İçi sürekli kirli şeylere maruz bırılan, onları saklarken kendi saklanan zavallı cüzdanlarımızdaki kimliklerimizden başlayalım. Adımız, soyadımız, doğduğumuz yer veya ana-baba adları, dini inancımız, seri no'muz... Hangisi? Adımız falanca değil de filanca olsaydı farklı bir kişi mi olurduk yoksa aynı kişi olmaya adımız değişmiş olarak devam mı ederdik? Kimliğin muhteviyatını kastediyorum, fiziksel varlığını değil. Bunu söylerken de "benimle dalga mı geçiyorsun, ben biliyorum kimliğin üstündeki isim değişince beni falanca bilenlerin bana filanca demiyeceğini" ifadesini içinden geçireceğini biliyorum; ancak samimi söylüyorum, kimliğin fiziksel varlığından bahsetmiyorum.

Toprağa bağlıydı, yolundu ve fabrikaya yollandı. Paket olup suya katıldı ve ağızlara tat verdi çay... Sonra dibi bir saksıya döküldü yani çiçeğe...

Çiçek güzelse, neden saksıya konur?
Çay güzelse, neden içilir?

Bunlar ilk başta bulundukları yerde, yani bizim onlara güzel dememizi sağlayan manzaraları içinde duramazlarmıydı? Onu görmek, onu duymak, koklamak ve sonra dokunmak istersin. Gelin buna hak verelim...

Peki çiçek neden sulanır?
Çaya neden su katılır?

Nasıl bir sevgi bu? Katıklı bir sevgi mi oldu katıksız bir aşk !?

"Çiçeği sulamazsak kurur, gider. Çay susuz gitmez, kurutur" mu diyeceğiz ve kurtulacağız bu çengelden?

Peki, insan sevdiğiyle gerçekten evlenmeli midir yoksa evlendiğini mi gerçekten sevmeli..?

İkisinin farklı şeyler olup olmamasından bahsetmiyorum. Bunu yazarken de "beni saf yerine mi koyuyorsun" diyeceğinden kuşku duymadan yazıyorum; ancak samimi söylüyorum, farklı şeyler olup olmamasından bahsetmiyorum.

17 Nisan 2015 Cuma

Samimiyet


 - Sen Halim Zeki’sin. Niye yazmıyorsun?
- Yazayım tamam

Şimdi bir herif var. Buna uyuz oluyorum ben. Ama kibarlık olacak ya, öyle belli etmiyorum. Güzellikle konuşmaya çalışıyorum. Konuşma öyle sürdü gitti. Bana dedi ki, ben güvenilir bir insan olmasam benle konuşmazmış. Ya ben biliyorum zaten güvenilir bir insan olduğumu... Böyle de diyemezsin ki şimdi. N’olcak?

Ben sana güvenebilir miyim? Hiç kendine bunu sordun mu herif, biz sana niye güvenelim.

Konuya girecek olursam, işte samimiyet kısaca budur. Eğer olmasını tavsiye ettiğin bir şey var ise, onu ilk önce kendinde hayata geçirmen. Güvenden açtık ya konuyu ordan devam edelim haydi. Güven, emniyet…

Bu dedik, bizim topluluğumuzun temelini teşkil edecek. Biz buna inanır bunun için çabalarız dedik mi, dedik. Bunu dedikten sonra yine kaliteli bir davetçinin ağzından sık duyacağımız bir söz daha dedik; “sizi davet ettiğimize ilk teslim olanlar/öncüler biz olmakla emrolunduk.”(krş. Zümer 12) Yani diyorum, ben seni güvenilir olmaya çağırıyorum ya, senden önce ben güvenilir olmakla mükellef gördüm kendimi.

Bunun yanında, yukarıda duyduğum ifadeyi hiç hazmedemiyorum sayın okur. “Ben sana güveniyorum, ondan...” Ya sana kim..? Ne yazık, içimizde böyleleri var işte. Kendileri için hesap kitap sökmez. Kendilerini ne olsa bir doğruya bağlamışlar. Ateş onlara sayılı gün dokunur sonra dokunmaz!! Böyle baktığından olsa gerek, bu kavramlar ile seni yargılamayı biliyor. Bana güvendiğinden benle konuşmuşmuş. O da bir şey mi, ben sana güvenmediğim halde, belki bir yerde anlaşırız diye konuşuyorum seninle.

Farklı üsluplar konuyu zenginleştirir Allah izin verdikçe. Buradan da dersimizi alalım Allah’ın izniyle. Bu dersi size açmadan önce kendime aldım sayın okur. Aldığım ilk ders bu. Bu konuda size güvence verebilirim. Çünkü, dinde ve davette samimiyet esastır. Samimi olan ise, bir laf etti mi, kendisine bakarak eder.

Bitirirken bu yazımızın son dersine gelelim sayın okur. Halim Zeki bu satırları yazdıysa, Halim Zeki’ye değil, kendine bak..!

13 Nisan 2015 Pazartesi

Boş vakit

Yoğun günler yaşıyoruz. Hacmi küçük sabırlara koskoca kütlelerin yüklendiği bir zamandayız. Ter damlaları, içinde gizlendiği deriden çıkmadan kuruyor. Bir iş, diğer bir işe başlanmasıyla unutulacağını biliyor artık. Onlar da yorgun... Bir kartanesiyle yuvarlanmaya başlayan bu çığa karşı dur demek isteyenler, ne yazık ki aynı karın içinde başkalarını da yutan bir hale geliyor.

Teknolojiyi kullanması gerekirken, teknolojiyle kullanılıyor. Ailesiyle vakit geçirmek, faydalı işler yapmak veya faydasız işler yapmamak yerine her geçen gün gecikiyor.

Gün içinde zihnimizi meşgul edecek, yanıtlama zorunluluğu hissettiğimiz sorular üreterek, asıl sorunu göremeyip, onu unutup, onun için bir gayret içine giremeyişimize sebep olarak, karşımıza geçip kıskıs gülen bir sistemde yaşıyoruz. Ve bu sistemin en büyük peyniri "boş vakit".

Boş vakit, "hoş vakit geçirme" vesvesesi ile hebaya maruz, en değerli ikinci şey. Birincisi sıhhat... Düşünerek hareket etmek ve az sonra yapacağımız her iş için bir karar mercii belirlemek en zaruri ihtiyacımızdır. Eylemlerimizden hesaba çekilmeden onları hesaplayarak gerçekleştirmeli. Hiç hata yapmamak için, hiçbir şey yapmamak da bir seçimdir. Boş vaktin, boşa geçirilmesi...

Akıl kullanılmadıkça körelir, tıpkı üzerine gidilmeyen yetenekler gibi... Düşünmek sabır ister. Ne yazık ki çoğu işimizi düşünmeden yapıyoruz. Oldu bittiye gelen ve hiçbir aşamasında, doğru veya yanlış kaygısı güdülmeyen her işimiz önümüze ya bu dünyada ya da ötekinde getirilecek. Zira kişinin yapıp ettikleri, başına gelenlerin baş sorumlusudur.

Düşünmek zor dedik; ancak Allah "her zorlukla birlikte bir kolaylık vardır" buyuruyor. Önümüze çekilen bu zincirden halkalı engelin en zayıf parçası, halis niyete sahipliktir ki samimi olarak düşünmek istediğimizde bu halka birden kopuverir. Ancak dikkat etmemiz gereken husus bu halkanın tekrar birleştiği gerçeğidir. Düşünmek sabır ister sözünden kastımız budur.

Her seferinde aynı samimiyeti yakalamak ve gerçekten bunun için Allah' a yönelmek gerek. Çünkü en büyük samimiyet, "kul" yani aciz olduğumuzun içten kabulüdür.

3 Nisan 2015 Cuma

Şehir

Düşünüyorum... Şu dinlediğimi benden önce kim bilir kaç kişi dinlemiştir. Belki onlar dinlemekle kalmamış, ezberlemiştir.

İzliyorum... Sürekli akıp duran, şiirlerin mısra aralarını yapıştırıp onların yekvücut olmalarını sağlayan zamanın akışını.

Düşünüyorum... Neden bazen düşünmüyorum?

"Tadacaktır her nefis ölümü ve ecirlerimiz de ancak kıyamet gününde yerine getirilecektir."

Ne diye gireriz ki farklı hallere? Buyurmuyor mu Allah,

"Mutlaka şirk koşanlardan çok incitici, eza veren sözler işiteceksiniz."

Deniyorum sabretmeyi; nereye kadar sabredeceğimi bilememeye...

Biliyorum,

"Eğer sabreder ve sakınırsak, bu azim olunacak işlerdendir."

Dinliyorum boğazı kısık bağıran şu sesleri:

"Ben acı çeken bir toplumum. Bir şehir...
Üzerimde gezenler, altımda biriktirdiğimden habersiz, beni neyin ve kimlerin kazandığından bihaber.
Bana sahip çıkma vakti gelmedi mi? Beni kurtarma vakti...

Nereye kadar devam edecek halinize ağlanası boş ve faydasız olana ağlamalarınız?

Beni okuma, beni koruma vakti gelmedi mi?

Yerinde susmak, önce yerinde konuşmayı gerektirir.
Nedendir bu 'konuşmamışken susmak'..."

2 Nisan 2015 Perşembe

Mescid


O çiçek o duvardan çıkmadı. Kırılmıştı, biz de oraya sıkıştırdık.
O mescid kütüphane altında kendi kendine çıkmadı. Kırılmıştık. Orada kılabilirsiniz dediler...