18 Ekim 2015 Pazar

Burası Yangın Yeri

Burası dünya; yanmakta olan bir apartman...
Çıkışa yakın olanlar kurtulmuş.
Kurtarılmayı bekliyor onca yukarıda oturan.
Baksana! Saat kaç olmuş?

Eline bir branda verilmiş dışarıdakilerin.
Bu yangın yeri et ile kudurmuş...
Vakti yaklaşmakta içeride bekleyenlerin.
Baksana! Saat kaç olmuş?

Kimi unutmuş yanmakta olanları,
Bırakmış brandayı, yere oturmuş.
İzliyor yukarıdakiler o anları...
Baksana! Saat kaç olmuş?

Bizim birlik olmamız gerek.
İnsanlığın tek kurtuluşu olan İslam'ı,
Ancak bölünmeden, parçalanmadan, bir ve diri tutarak
Yanmakta olan dünya apartmanından kurtuluş arayan imdada muhtaçlar için
Güvenip atlayabilecekleri bir branda olarak sunabiliriz.

Aksi halde bu apartman ve içindekiler yanmaya devam edecek...


11 Ekim 2015 Pazar

Sekinet



Bir derviş deyince;
Yavaş yürüyen ve yavaş konuşan bir adam canlanıyor benim kafamda.

Yavaş yürüyor…
Yetişeceği bir yer yok mu bunun?
Bir hedefi vardır muhakkak.
Her adımının hakkını vermek istiyor,
Kendini hedefe götüren…
O adımın geri dönüşü olmayacak.

Yavaş konuşuyor…
Anlatacağı bir şey yok mu bunun?
Bir çift kelamı vardır muhakkak.
Her kelimenin hakkını vermek istiyor,
Kendini ifade eden…
O kelime yeniden yorumlanmayacak.

Çok sakin değil mi?
Nereye ayak basarsa,
Sakini olduğu bir mahallede sanki.
Her nerede konuşsa,
Kendi ev ahalisine konuşuyor.
Sakin…
Yani; duruma hakim.

“O, müminlerin kalbine sekinet indiren…”

Bu sakinliğin hakkını vermek istiyor,
Bu hakimiyetin hükmünde adil olmak…

Hızlı konuşan, acele yürüyen ise ne yapsın?
Yukarıdaki satırları elinden geldiğince yavaş işliyor.

2 Ekim 2015 Cuma

Mumdaki ben


Şöyle derdim:
Şuydu derdim...

Üzerdi beni ve aynayı, küstüm.
Önümde duran beni yoran yokuş...
Kir pas içindeydi başım ve üstüm.
Sesini duyduğum yine aynı kuş.

Kilitlendi aklım, oldum asabi.
Fırtına gibi çıkıverdim. Bittim...
Cezamı ver; beni burda as abi!
Sarhoş beni tutmadım, sırtından ittim.

Şimdi bakıyorum, karşımda kaçık...
Doğru! Kolay değil kahrını çekmek.
Nefes alıyor, kapı halen açık.
Yaşamaya yeter kuru bir ekmek.

Bendeki beni iyice bir süzdüm.
Sorarım: "Nerede bükülür uzay?"
Mum alevini karanlığa büzdüm.
Şimdi cevap ver, aydınlık dolunay!

Kafamın arkasında oturur o,
Bazen de okumadığım bir kitap.
Bağrışır detone olmuş bir koro;
Bilmez, ev sahibi düşmüştür bitap.

Yüreğim, ormanlar kralı aslan...
Kükrer durmadan idam sehpasında:
"Cesaretin varsa bekleme as lan!"
Yoktur bir B planı kafasında.

Geçen geçti, seçen yol aldı, bağladı.
Kafamda eski sorulu bir silah...
Aynadaki ben alnından ağladı.
Sordum neresi ferah, nerde felah?

Birden duruldum, yalnızım ben ile...
Ve bir ayet; şöyle diyordu bana:
"Kalpler ancak Allah' ın zikri ile
Mutmain olur." gerisi boşuna...

22 Eylül 2015 Salı

Zincir Çekirdeği


            Ben aslında Halim Zeki değildim.
Yazmak için çok gençtim.
Yazmak için çok gencim.
Ben Rabb’imin kuluyum.
Ona hakkıyla itaat etmek istedim.
O bana ikramda bulundu.
O beni imtihan etti.
İkramda bulunmakta ve imtihan etmekte…

Ben bir ara çok darlandım.
Hangi işe niyetlensem,
Kendimi kendime engel buldum.
Yazmak için gencim evet;
Bu kadarcık yaşadıklarımı yazıp,
Bir ömür kendimi bunlara mahkum etmek için
Fazlasıyla gencim…

Zaten o güne kadar neler yapıp ettiysem,
Neler yazıp çizdiysem,
Neler atıp tuttuysam…
İşte onlardı yeni ufuklara açılmama mani olan zincirler.

Sahip olduklarım ayağımda pranga,
Söylediklerim dilimde,
Sevdiklerim gönlümde…
Gönlümde hüzün, dilim sivri,
Gözlerim itaat etmez, kulaklarım pek hassas…
Ben kendimi nereye hapsettim?
Rabb'im ikram etti,
Ya benim şükrüm mü eksik?
Rabb'im beni imtihan etti de,
Onu kendi bileğime ben zincirledim.

Sen dedim kendime
Bu ayaklarınla hangi yol kabul eder seni?
Bu ellerin neyi işler de işe yarar?
Kulakların paslı, gözlerin kör.
Bu bedenle mi amel edip,
Bu fikirlerle mi eyleyeceksin?
Ya bu paslı duygular...
O ismini de bunların sonunda harcayacak mısın?
Annenin sana yakıştırdığı o güzel ismini…
Zaten zincirlenmişsin her taraftan.
Daha fazla yazık etme kendine.
Bak, ben Halim Zeki, sana bir teklifim var.
Yazılarımın son noktasını koyunca altına benim imzam atılır.

Kabul…
Başım üstüne Halim…
Lâkin, satır aralarında kırdığın kalplerin hesabını, bana sormayacak mı Rabbim?

Halim Zeki        

20 Eylül 2015 Pazar

Bir insan bir lisan



Ay deyince aklıma gökyüzü geliyor. Ne kadar da küçüğüz...

"Bir insan piramitlerin yakınındaki bir kulübede mutluluğu bulabilmiş ise, niye bir sarayın düşlerini kurar?"

Küçüğüz ve küçük şeylerle de mutlu olabiliriz. Küçük de olsa insan, doğru yolu bulması çok büyük bir mutluluktur.

Gökyüzü deyince aklıma yağmur geliyor, yağmur deyince de su...

Su temizler, kirden arındırır. Su yardımdır. Su olmazsa yaşayamayız demek suyu verene muhtacız demektir.

Su deyince aklıma bardak geliyor, bardak deyince cam...

Elimi uzatıp arkasındaki eşyaya dokunmamı engelleyebiliyor iken cam, o eşyayı görmemi durduramıyor.

Tesettüre, bir perdeye muhtaçtır cam.

Cam deyince aklıma süs geliyor, süs deyince çiçek...

Çiçek hoştur. Çiçek gönül almaktır. Çiçek, hayat ve ölümü anlatır.

Çiçek deyince aklıma renk geliyor, renk deyince insan...

Hepimiz farklı renkteyiz. Hepimizde farklı bir lisan...

Bir insan, bir lisandır.

"Ay" benim için "insan" demekken senin için farklı bir şey ifade edebilir.

"Akıl, akıl olsaydı adı gönül olurdu" demiş üstat.

Akıl bir yere kadar bağlayabilir, gerisi artık gönüllerde...

3 Eylül 2015 Perşembe

Mücadele


bilenmiş bir bıçak gibi rüyam,
böldü gecemi
ortadan ikiye.
çocuk ağlaması koktu buram buram.
kandırıldım
iyiden iyiye.

pusu yedik yine kardeşliğimize,
mazi dururken
sapasağlam.
düşeceğimize birbirimize
düşmanımın
mermisiyle vurulam.

siperdeyim...
mermiler yağdıkça üstüme,
şüphedeyim
acaba dönmeli mi geriye?

ve bir inanç,
bir ses var içimde:
"kal ve savaş"
bağırır kulağım dibinde.

nerdeyim?
yine aynı siperden bu parçalar.
kendimde miyim?
iyileşmedi şarapnelli yaralar.

ve siz,
                 şarap elli yârlar...

çekilin geriye,
görünmeyen yere.

ve bir bomba...
düşer ve boğazlar beni
karanlığın içine.
kalkmazsa,
kaldıramazsam bedeni
ödemezsek bedeli...

doldur şarjörünü sevgili
nedir mermin?
sıfır beş mi yedi mi...

saz mı silahın?
notalar mı merhemin?

patlat fikirlerini,
salla baltanı putlarına.

parçala
ve sapla kılıcını
zalim planlarına.

...
ama düşeriz
eğer kalkmazsa
kaldıramazsam bedeni
ödemezsek bedeli...

18 Ağustos 2015 Salı

İroni


Canım şiir yazmak istemiyor.
Hadi son günümse bugün?
Bu rüyalar beynimi emiyor.
Fikrimle yapıyor düğün.

Canım şiir yazmak istemiyor.
Kustu içini su dolu bardak.
Dünküler yarını kemiriyor.
Bugünse yok soru sormak.

Canım şiir yazmak istemiyor.
Ne çok acı var ağlanacak
Şimdi "üzülmek yok" deniyor
Liman bellidir sığınacak.

Canım şiir yazmak istemiyor.
"Kimim lan" diyor bendeki ben.
Gece horultuları besteliyor.
Tırnakları tutan kerpeten.

16 Ağustos 2015 Pazar

Uzun yol


Yol uzun…
Hedef burnumuzun dibinde değil. O, burnumuz havada olduğundan bize öyle geliyor olabilir ve yol bir heyecanla bir solukta alınmayacak kadar uzun…
Bu seni soğutuyor mu? Beni de soğutuyor, çünkü hep yaptığım gibi yaptım. Doğruyu doğru bildiğimi nasıl söyleyeceğimi bilmeyen ben. Eksik bir insan…
Oysa yüreklendirici cümleler ile ifade etseydim yolun uzunluğunu. Benim de daha çok hoşuma giderdi. Ama bir aması var… Hoşumuza gidiyor, çünkü bu cümleler bize heyecandan başka bir şey vaad etmiyor. Üzgünüm. Dedim ya, heyecanla bir solukta alınamayacak bir yol…
Şimdi paragrafların boyu uzarken, bize ayetler okuyacak insanlara ihtiyacımızı hissediyorum. Düşünsene, Rasulullah etrafındakilere Rabbinden gelen ayetleri okuduğu zaman onlar ne hissettiler. Bir yoldan bahsetmedi mi o da onlara, ‘sırat-ı mustakim’den.
Uzun yola çıkmaya hüküm giyen şair aklıma geldi. Ve Rasulullah Rabbinin ayetlerini okurken onların bir şair sözü olmadığını da söylüyordu. Yani, bu yolun azığı o ayetlerdir, “şair sözü” değil. Tam bu noktada sana keyfince lafızcılık yapabileceğin alanı açtığımı biliyorum. Ama öyle yapmamanı tavsiye ederim. Çünkü, bana kalırsa yapılması gereken bunların niteliklerinin karşılaştırılmasıdır. Bunu yaparsan yola çıktığın zaman sağında solunda bulacağın birçok konuşmacıdan hangisinin Rabbimiz adına konuştuğu ile ilgili pekala bir fikir sahibi olabilirsin, ve hangisinin konuştuğu kısa vadeli üç kuruşluk hesaplarla konuşan bir şairin sözü.
***
İnsanları kırmaktan yoruldum. Kurtulmak için daha kaç tecrübe atlatmalıyım. Affedin beni insancıklar...
- "İnsancık" diyerek kıracağın insanlar da okuyacak bu yazıyı, kırma onları!

9 Ağustos 2015 Pazar

Kele bak etkisi



Edward N. Lorenz, kelebek etkisini açıklarken hava durumuyla ilgili örneğinde "Amazon Ormanları'nda bir kelebeğin kanat çırpması, ABD'de fırtına kopmasına neden olabilir.” demiş. Doğru öngörülmüş bir sistemde, 5 milimetrelik bir domino taşı yaklaşık 45 kilogram ağırlığındaki bir mermerin devrilmesini sağlayabiliyor.

Bu teorik ve fiziksel gerçeklikteki örneklerin yanısıra kelebek etkisini günlük yaşantımızda da görmek mümkün. Bazen bir söz, bir bakış veya bir kalkış bütün bir dünyayı değiştirebilir.

Bu yazının başlığını sadece isimlerdeki benzerliği kullanarak dikkatinizi çekmek için değil, aynı zamanda kelebek etkisinin gerçekten bir “kele bak etkisi” haline geldiğinden bahsetmek için bu şekilde seçtim.

 Kele bak etkisi, kendi saçını kel yapmak için uğraşan, daha sonra aynaya dönüp baktığında:
“Kele bak!” deyip; saçını kazıtmasının daha gür saçlara sahip olmasını sağlayacağını ve içine girdiği onca zahmeti bir anda unutup, bu uğraşları küçük görmesiyle kişinin geçirdiği travmaya verdiğim isimdir.

“Kalk ve uyar” (74:2) emrinin muhatabı, önce bir “kul” ve aynı zamanda bir “elçi” olan Peygamberimiz; kalktı, uyardı ve tüm dünyayı etkiledi.

Bizler, ne yazık ki, bir işi az da olsa düzenli ve devamlı bir şekilde yaparak domino, kelebek veya her ne dersek diyelim, bir etkiyle çok büyük yerlere getirebilecekken; yaptığımız işi küçük görerek, “sadece bunu mu yapıyorsun, hiç yapmasan daha iyi” vesvesesine kulak verip elimizdeki bu işi de heba ediyoruz.

İnan bana kardeşim, o küçük gördüğün günlük okumaların, haftalık veya aylık sohbetlerin, bir kardeşinle çay içerken ona verdiğin öğüt ve tavsiyeler; veya bunu yapsam sanki ne olur deyip çekindiğin bir iyiliği emir veya kötülükten nehiy, çığ gibi büyüyecek ve belki seninle birlikte bir nesli kurtaracaktır.

Çuvaldız bana, iğne size batmıştır. Vesselam…

25 Temmuz 2015 Cumartesi

Kur'an ile kuranlar


"Sorun, bu sorunun küçük görülmesinde..." derken içim bağırdı:

"Dur!
Yoksa hala eşit mi iki günün birbirine?"

Nedir bu insanların aklındaki, noktası olmayan soru işaretleri?
Hangi amaçla soruyoruz bu soruları kendimize ve çevremize?
Neden ben hala soru cümlesi kurmaya devam ediyorum?
Nedir bu söylesene!

"Sur,
Bu önünde duran. Kırmana engel olan ne?"

Kardeşim, arkadaşım...
Utanmayalım. Bu doğru, biz unutuyoruz.

Düşünüpte okumazsak,
Okuyupta yazmazsak,
Yazıpta yaşamazsak,
Yaşayıpta düşünmezsek...
...
Bir sorun var demektir.

Çünkü birinin olması için diğerini beklemek bizi bu hale getiriyor.
Amel için ilim şart... Peki ilim, amelsiz nasıl elde edilecek?
Onu elde etmek de bir amel değil midir?

"Vur!
Yoksa yok mu, düşmanca bakan çehrene?"

Hasmımızın kalitesi bizi de etkiler.
Düşman olarak gördüğümüz kim?
(ya da)
Bizi düşman olarak görenler kimler?

Eğer düşüncelerimiz karşımızdakilere (pratiği olmayan) teorilerden ibaret
gibi geliyorsa; onlara elimizdekinin
"eskilerin masallarından ibaret" olmadığını göstermemiz gerek.

"Kur!
Yoksa, yok mu hedefinde yeni bir Medine?"

Herkesin bir Mekkesi ve Medinesi vardır.
Taş, toprak, mimari yapılar, coğrafi bölge ve benzerini kastetmiyorum.

Kur'an'ı önce kendimize kuran
Sonra kalkıp çevremizi uyaran
Hayal değil hedef kuran
Onu yaşayan ve yaşatan olmak zorundayız.

Hayalperest değiliz.
Biz yalnızca Allah'ın kuluyuz.

24 Temmuz 2015 Cuma

Tanış

-  Halim Zeki’yi tanıyor musun? Artık bunun üzerine yazılmasının vakti gelmiştir sanırım.

Birinci soru. Tanımaktan kastın nedir? Ne olursa tanımış olursun beni. Hangi okulda olduğumu bilirsen mi? Yoksa hangi aile de yetiştiğim, hangi ırka yahut inanca tabii olduğum mu? Belki hangi müzikleri dinlediğimi merak ediyorsun. Hangi mekanlarda takılıyorum. Bunları bildiğin zaman beni tanıyamayacaksın yine de.

Böyle bir tanıma senin şu işine yarar. Halim Zeki’yi bir kalıba oturtursun. Bu durumda da ondan beklentilerin olur tabii ki… Mesela dersin ki, bunu ben böyle tanıdığıma göre bu durumda böyle yapmalıydı. Halim’i doğru bildiysem ben de bunları sana yazıyorum işte. Pek saygıdeğer okur…

Peki blog yazan bir insanı niye böyle tanımak istersin. Kim bilir, belki de zaten tanış olduğun bir insandır. Tanıdığın dediysem yukarıda tarif ettiğim gibi bir tanıma.

Böyle bir tanıma hayatı yaşanır kılmak adına elbette gerekli. Yoksa son derece paronayak yaşantılarımız olurdu. Ama bunun bize neyi kaybettirdiğinin de farkında mısın?

Sana sorup kendim cevap verme hakkımı kullanıyorum sayın okur, çünkü burada sadece benim fikirlerim var aslında. Sen sadece soru sorabildiğim bir figüransın. Bir dakika beklersen buraya geleceğim. Seni kırmamışımdır umarım figüran diyerek. Emin ol, geçerli bir sebebim var.

Bir sahne kuralım. Bir cihaz ışık tutuyor, belli bilgileri gönderiyor. Senin orda da ekran var. O ekrana yansıtıyorsun. Işığın ne taraftan gelmiş olacağını bilirsen o bilgileri ona göre alıyorsun. Bu yüzden belki bu blogta bulunan yazıları yazanı tanımış olmayı istedin. Tamam bişeyler yazıyor ama, ben bunları nasıl değerlendireyim? Ekranı hangi açıyla tutayım?

Sormamışsan gerçekte benim için önemli değil, buradaki ekranda sen sormuşsun gibi gözüküyor. Halim bu ekrana yansıyanı temel alarak yazıyor işte, tıpkı senin halin gibi…

İşte belki bunu kırarız diye söylenmiş bir sözdür “Devr-i şeyne dervişeyn gerek!” sözü. İddialı ve mütevazı. Herkesin kendi feneri ve kendi ekranıyla yaşadığı bu dünya fazlasıyla can sıkıcı değil mi sence de? Kimse gerçekten karşısındaki ne yansıtıyor farkında değil, ve umurunda da değil sonuçta ne anlayacağı ekranın açısına bakar.

Böyle bir durumda benim beklentim şöyle olur. Burada eti kemiği olmayan bir Halim Zeki, bir de Efruz Dündaralp var. Hani olur ya, bunların yazdıkları sana ayna olursa. Ne kadar mutlu olurum biliyor musun?

O fenerini tutsan.
Ve kendi ekranına yansısa.
Ve kendi kendimi tanısam.

Bir kere de kendime sorsam, Halim ben seni tanıyor muyum diye. Ben ne haldeyim biliyor musun. Halim’i bilmiyorum?

Emin ol, Halim’i bilmezsen ölmezsin. Kendine sormaya ne dersin, halini bilmezsen ölüden farkın yok şu dünya da.

!!!bu yazı eksik bir yazıdır!!!

3 Temmuz 2015 Cuma

Emzik


Bu teşbih hoşuma gitti. Evet, herkesin bir emziği var...

Benimkisi sigaraydı. İçiyordum.
Herkes gibi "bir kere" ağzıma alarak başlamıştım. Zaten birden fazlasını alsanız, fıtrat gereği ememezsiniz bu emziği. Ağzınıza sığmaz. Mideniz bulanır.

Alışmıştım. Bırakmak zor geliyordu. Çok defa ağzımdan çıkarsam da elimde tutuyordum emziğimi.

Emzik bu, anne sütündeki doğal tadı ve kokuyu verir mi? Plastik tadı ve kokusu, suni bir açlık giderme sunduğu sanılsa da "açlığı unutturur" sadece. Mazallah, aç olduğunuzun farkında olmayışınız beraberinde ölümü de getirebilir...

Önümde birkaç haftalık vize ve final dönemi vardı. Stres giderme bahanemi beynimin bir köşesine koymuş, yani emziği boynuma asmıştım. Bu zor zaman geçince bu zinciri kıracaktım; ancak emziği elimden bırakacağımı söylemedim, başka bir stres dönemiyle karşılaşınca yeni bir zincir takmaya her an müsaittim.

Aman Allah'ım...

Bahaneler bitmez. Bahane üretecek güç ve enerjiyi her zaman bulacaksın; ama "bu son" dediğin senin sonun olmasın, aman dikkat!

Aç gözünü, bul emziğini kardeşim; boynuna dolandıysa kır, elindeyse at.

Benden önce bana, sonra sana söylemesi... Selametle...

30 Haziran 2015 Salı

HaliMola


- Hayırlı Ramazanlar muhterem takipçilerimiz. Google 'mola' yazınca yukarıdakine benzer resimler gösteriyor.
- Halim Zeki çok meşgul olduğundan yazmıyor değildi. Bir aydan daha önce şu aşağıdaki satırları yazmış idi. Sonra kendisine kızıp, öylece bırakıp dönmüştü yüzünü. Buyrun görün halimi, Halim'in yüzünü.
- İşte böyle ne halde bırakırsan, o halde bulursun. Siz de o halde bulun. Bu durum mola vermeleri gereksizleştirmez ama, zira halimin derivativi pozitife dönmüş olabilir.

Bana kendini beğenmiş demeyesin sayın okurum.
Ama şöyle bir durum var.
Ben hayata dair çok çok az şey bildiğimi biliyorum.
Senin de benden hallice olmadığını biliyorum.
Ama sonra sen kendinden o kadar emin cümleler kuruyorsun ya,
İçimdeki o kötülük canavarı şöyle fısıldıyor:
"Ya hu herkes mi gerizekalı bu memlekette?
Bir ben Zeki'yim..."

Bana kendini beğenmiş demeyesin sayın okurum.
Bu Halim kendini beğeneceği bir beden bulamamış daha.
Ama ricam olsun senden sayın okurum,
En nihayetinde bu satırları yazan da bir Allah kulu.
İnsan bazen yorgun olur sayın okurum,
Apaçık gördüğü saçmalığı soramayacak kadar.
En nihayetinde bende de bir çift göz,
Sende de...

Sen benden, hazır gözden de söz açılmışken,
Romantiğe bağlamamı beklersin belki sayın okurum.
Ama onu yapmak için güçlü olması lazım kişinin.
Güçlü olup da romantizm yapan ise, israftadır.

Bu bir şiir değil sayın okur.
Ürküttüğü kurbağadan özür dilettirilecek bir adamdan bahsediyorum.
Onun sözü şiir olur mu hiç?

18 Haziran 2015 Perşembe

Fark ılık ise yoktur farklılık


Bir cisme baktığımızda, aynı şeyi farklı açılardan görürürüz. Örneğin, sen cismin ön yüzünü görürken, ben aynı cismin arkasını görürüm. Aynı cisme, ortak bir nokta belirlemek suretiyle, sırayla aynı açıdan baksak bile, sen kendi gözünle benden bilmem kaç saniye önce, ben kendi gözümle senden Allah bilir kaç saniye sonra görmüş olurum. İkimizin aynı anda, aynı açıdan, aynı gözle bakabilmemiz mümkün olmayacağı için, ortak bir noktaya bakmamıza rağmen onu yorumlayışımız farklılıklar içerir.

Peki bu farklılık bizi, baktığımız şeyin varlığı veya yokluğu hakkında bir anlaşmazlığa götürebilir mi? Problem bu kadar basit düzeye indirgendiğinde elbette bu soruya vereceğimiz cevap "hayır" olacaktır. O halde şunu söyleyebiliriz: "Dünyada bu kadar çok farklı sesin duyulması, 'farklı' oluşumuzdan kaynaklanır." Aslında hepimizin karşı karşıya geldiği olgular, kavramlar, cisimler, renkler, şekiller, canlılar ve cansızlar bellidir ve başlıdır; ancak bunların hepsi, herbirimiz için farklı şeyler ifade eder.

Farzedelim arkadaşlarımızla bir toplantıdayız ve içimizden biri kendince bir görüş öne sürmüş olsun. Sen ve ben bunu kabul edelim. Diğerleri de bunu reddetsinler. Bu şey olsun veya olmasın, doğruluğu hakkındaki görüşler bizi normal şartlarda ikiye ayırır. Buraya kadar bir problem yoktur; ancak toplantının geriye kalan kısmında eğer az önce tartıştığımız görüş hakkındaki farklı yorumundan dolayı içimizden birinin söylediği apayrı ve bir önceki konudan bağımsız bir meseledeki düşünceye önyargı ile bakılıyorsa işte bu bir problemdir.

İşaret edilen şeye değil de işaret edene bakmış ve yanılmış oluruz.

İçimizdeki ihtilaflar olağandır, olmuştur ve olacaktır. Yapmamız gereken akıllıca hareket edip en az zararla bunu aşmaktır.

Farklı uçlarda dikiliriz.
Aynı kubbede birleşen, aynı hakikatı haykıran
Bir caminin minareleriyiz...

Kardeşlik bilincimizin kuvvetlendiği, gözden uzaktakileri de görüp yanımızda hissettiğimiz, yanımızdakileri uzağa itmediğimiz günlerin duası ile...

12 Haziran 2015 Cuma

Ortanca bahar


"İnsanların ön yargılı olduğuna inanmak" ön yargısını kırabilenlere selam olsun...

Soğuk toprak, bugün daha da daraldı.
Köşe kapmaca oynuyor mevsimler.
Bugün akrep gömleğini çıkardı.
Kırılsın artık, göze batırılmış dişler.

Kor ne kadar soğuk, kar derimi yakarken,
Tayfası ben ve nefsim batan bu geminin.
Zaman şu delikten su gibi akarken,
Tek bir yaprağı kaldı kardelenimin.

Saçım varken kel, siyahken beyaz...
Unuttu unutmak kimdeydi sıra.
Kaleme söyledim içimdekini yaz.
Okur belki biri üflenmeden sûra.

14 Mayıs 2015 Perşembe

Dünya hemen değişmez, onu anlamak gerekir


Bu yazımızda soru sormanın ve sorgulamanın farklarından ve bu farkın öneminden bahsetmeye çalışacağız.

"Neden bu düşünce sistemini benimsediniz?" sorusuna binaen verilen bir cevapta şöyle bir cümle geçiyordu: "kişinin, hangi ideolojinin doğru olduğuna karar verecek vakti yoktur." Yani, insan önüne gelen hayat tarzlarından rastgele birini seçip, "budur en doğru olanı" mı demeli veya "ben ailemden bu şekilde gördüm" deyip ne gördüyse onu mu uygulamalı?

Bu sert çıkışı yapacak cahil cesareti, doğduğumuz yeri seçemeyişimiz gerçeğiyle kapatılmalı ve düşüncemiz abartısız bir samimiyet ile teste tabi tutulmalıdır. Bunu yapacak olan ise, yine kendimizden başkası değildir. Çünkü, az önce değindiğimiz sorun hepimiz için geçerlidir. Bu çözülebilecek bir sorundur, ancak hafife alınmamalıdır. Düşüncesi ne olursa olsun, içe dönük bir samimiyet ile doğruluğuna karar verildikten sonra, kişi daha önceden ailesi tarafından bu yol üzere yetiştirilmiş ise bu onun için bir mutluluk kaynağı; değilse ailesini davet etmesi ve onları kurtarması için bir fırsat olacaktır. Eğer samimi değil ise, ailesi tarafından bu yol üzere yetiştirilmiş olsa bile bunu bir zorlama olarak görecek ve hayatının geri kalanında bu sistemi zorla yaşayacaktır.

O zaman oturtalım kendimizi bir sandalyeye ve sorgulayalım: “Eğer, şu anda hasmım olarak gördüğüm bir adaşımın, hemşerimin veya komşumun yerinde ben olsaydım; şu an benimsediği düşünce sistemini yaşadığını iddia eden sandalyedeki herif hakkında ne düşünürdüm?”.”Şu anda düşmanı olduğum bir ideolojinin milatanlarından biri olsaydım, şu sandalyede oturana nasıl bakardım?”. “Sence, o sandalyede oturan nasıl birisi?”. “Şunları şunları yapmayın deyip bunları bunları mı yapar?“. “Kimdir o?”. “Bana en kötü üç özelliğini sayar mısın onun?”. “O, samimi midir?”

Sorgulamalıyız. Ancak, kendimizi… Kaçmaya çalışırız. Sıkışırsak cevap veremeyiz. Ancak, bu bir samimiyet göstergesidir. Anlarız hatamızı ve düzeltmeye çalışırız. Eğer bu sadece bir soru cevaptan ibaret olsaydı, ona çoktan cevap vermiş ve gözümüzde önemsiz birşey haline getirmiştik. Sürekli sorgulamalıyız kendimizi çünkü insan hemen düzelmez, onu ölene kadar diri tutmak gerekir.

12 Mayıs 2015 Salı

Bir Metro Yolculuğunda


Bugün bana Hafsa isminde bir kardeşimle tanışmayı nasip eden Rabb’e hamd ederek başlayayım.

Finallerin yaklaşmasıyla birlikte zihindeki yükünü artıran okulun, artan ders notlarıyla birlikte sırt çantasının ağırlığını artırdığı günlerden de bir gün. Eve dönmek için metro kullanılan yılların onuncusu.

Hikayenin kahramanıyla ilk karşılaşmam metroyu beklerken oldu. Kurulduğu arabasındaki keyifle, gezmeden dönüyor olmalıydı. Annesi ve babası ile birlikte. Metroya bindiğim zaman boş yer bulamadı annesi ve babası, ben de karşı tarafa geçip yer açtım rahat etsinler diye. On saniye sonrada yaşlıca bir hanım durdu kardeşimin yanında. Ona baktı, gülümsedi. O ona gülümsedi. Modernceydi teyzesi.

Adını sordu, cevap vermedi kardeşim. Zaten konuştuğu da çok anlaşılmıyordu. Yaşını sordu, parmaklarıyla göstermesini falan istedi. Pek sallamadı kardeşim teyzesini. Sonraları fark ettim suratı asılmaya başlamıştı. Değişik cümleler kuruyordu kardeşime karşı…

“Hiçbir şey öğretmemiş sana annen-baban sana, yaşını bile öğretmemişler.”
“Suç sende değil ki, annende babanda seni de kendilerine benzetecekler.”

Yanlış duyuyor olamazdım. Yanlış duyuyor olmayı ümit ettim ama, belliydi her şey surat ifadelerinden. Tabi size söylemeyi unuttum, kardeşimin annesinin bir tek gözleri gözüküyordu, bir de elleri. Babası da uzun boylu, hemde temiz sakallı…

Burada bir mola verelim hikayeye. Şimdi içinden teyze karakteri ile ilgili kötü düşünceler geçirenler yavaşça sayfayı kapatsınlar. Küfür geçiren var ise civarından, duruma göre bu blogtan uzak durmayı tercih edebilirler.

Beni fark etmesi üç tane on saniye aldı kardeşimin. Baktı, güldü. Güldüm. Güldü. Ceketimle yüzümü kapattım. Baktı. Açtım. Güldü. Babasına baktı “abi” dedi beni gösterdi. Adımı söyledim, “benim bir adım var, seninki ne?”

Babasına baktı, Hafsa olduğunu teyyit ettirdi. “Haabba…” dedi.

“Hatice mi?” dedim. Güldü. “Havsa” dedi.

On dakika muhabbet ettik, tüm şeceremi saydım bana sadece babasının adını söyledi. Hikayenin bu noktasında da hamd etmeli, kızına Hafsa adını koyan Ömer’ler var bu dünyada.

Öncülerden, bir imam bir imame.
İsimlerini miras bırakmışlar bugüne.
Bağlı onların akıbetleri de;
Yine kendi tercihlerine.

Allah Ömer’e ve Hafsa’ya lütf ettiklerini bize de lütfetsin duası ile... Gönlündeki dua dilinde, dilindeki dua elinde olanlardan olmak duası ile…

8 Mayıs 2015 Cuma

Karşı Cins Münasebetleri

    Söze başlarken başlıktaki ifadenin üzerinde duralım ilk önce. Neden bu ötekileştirme, karşıtlaştırma? Oysa İslam adına okuduklarımız bildiklerimiz bunları çift olarak tanımlar. Biri diğerini tamamlıyor. Üstte yahut altta değil, aynı seviyede.

“Allah ehad” diyor ilahi öğreti.

Bizi çiftler halinde yarattı yaradan.

Başlığı da kaybetmiş olduğumuz oracıkta öyle dursun diye böylece attım sayın okur.

***

O zaman, önce konuyu inceleyebilmek adına bir takım yaklaşımlar geliştirelim. Elimizde bir insan topluluğu olsun. Erkeklerden ve dişilerden oluşmakta. Müslümanlardan oluşmaları da şart değil, sonuçta fıtrattan… Diyelim ki, n tane erkek, n tane de dişi olsun bu toplulukta bekar. Ve diyelim bunlar günün birinde bire bir eşleşecekler, yuva kuracaklar.

Şimdi bunlardan bir çift birbiri ile karşılaştığı zaman, bu karşılaşmanın ileride eşleşecek olan ikisi arasında olma olasılığı: 1/n.

Aksine ileride yenge yahut enişte olacaklar olması olasılığı (n-1)/n

n büyükçe bir sayı. Bunu da biliyoruz.

***

O halde, ademin oğlu bir kız kardeşinin kendisine işi düşüpte konuştuğu zaman, neden kendisine ilgi duyulduğunu düşünmekte. Bana sorarsanız kaybımız bu noktada bizim. Aynı şey havvanın kızı için de geçerli. Bunlar hep çevremizin bize yükledikleri diye çevremize mi atalım suçu? Yoksa, bir örneklik görevi mi üstlenmeli…

Şimdi ikiliği kıralım ve insan evladı olarak değerlendirelim karşımızdakini. Bir müslüman olarak idrak etmemiz gereken birinci unsur, o karşımıza çıktıysa Allah çıkardı. O kadar. Kendimize bir fayda devşirelim diye yaratılmadığı gibi hiçbir insan evladı, karşımıza da bunun için çıkmaz.

Ve sonra, Allah vahyini lütfetti bize ve hidayet etti. O insan evladı karşımıza çıktığı zaman onunla aramızda nasıl bir münasebet olması gerektiğinin ölçüsünü öğretti.

İşte böylece, her karşımıza çıkan insan evladı bir imtihan oldu. Sonucu ya rahmet kapılarını açan bir anahtar, yahut ayağımıza dolanıp bizi aşağı çeken bir yük.

Sonuç olarak, Halim Zeki’nin karşısına çıkan arkadaşım; Halim ile ilgili yargıların da önemli değil… Onun için sen rahmet kapılarının anahtarı olursan o da sana aynı lütuflara kavuşman için duacı olur.

Ama en nihayetinde tercih senin, bu Halim senin imtihanın.

21 Nisan 2015 Salı

Kimlik


Yazıya geçmeden önce resmi koklayın...
Yanma kokusu alıyorsanız, okumaya devam edin.

Çay ve çiçek... Ne kadar da benzer şeyler. Baş harflerinin aynı olmasından bahsetmiyorum. Bunu yazarken "beni alaya mı alıyorsun" diyeceğini tahmin ederek yazıyorum; ancak samimi söylüyorum, baş harflerinin aynı olmasından bahsetmiyorum.

Kimliğimizi belirleyen şey nedir? İçi sürekli kirli şeylere maruz bırılan, onları saklarken kendi saklanan zavallı cüzdanlarımızdaki kimliklerimizden başlayalım. Adımız, soyadımız, doğduğumuz yer veya ana-baba adları, dini inancımız, seri no'muz... Hangisi? Adımız falanca değil de filanca olsaydı farklı bir kişi mi olurduk yoksa aynı kişi olmaya adımız değişmiş olarak devam mı ederdik? Kimliğin muhteviyatını kastediyorum, fiziksel varlığını değil. Bunu söylerken de "benimle dalga mı geçiyorsun, ben biliyorum kimliğin üstündeki isim değişince beni falanca bilenlerin bana filanca demiyeceğini" ifadesini içinden geçireceğini biliyorum; ancak samimi söylüyorum, kimliğin fiziksel varlığından bahsetmiyorum.

Toprağa bağlıydı, yolundu ve fabrikaya yollandı. Paket olup suya katıldı ve ağızlara tat verdi çay... Sonra dibi bir saksıya döküldü yani çiçeğe...

Çiçek güzelse, neden saksıya konur?
Çay güzelse, neden içilir?

Bunlar ilk başta bulundukları yerde, yani bizim onlara güzel dememizi sağlayan manzaraları içinde duramazlarmıydı? Onu görmek, onu duymak, koklamak ve sonra dokunmak istersin. Gelin buna hak verelim...

Peki çiçek neden sulanır?
Çaya neden su katılır?

Nasıl bir sevgi bu? Katıklı bir sevgi mi oldu katıksız bir aşk !?

"Çiçeği sulamazsak kurur, gider. Çay susuz gitmez, kurutur" mu diyeceğiz ve kurtulacağız bu çengelden?

Peki, insan sevdiğiyle gerçekten evlenmeli midir yoksa evlendiğini mi gerçekten sevmeli..?

İkisinin farklı şeyler olup olmamasından bahsetmiyorum. Bunu yazarken de "beni saf yerine mi koyuyorsun" diyeceğinden kuşku duymadan yazıyorum; ancak samimi söylüyorum, farklı şeyler olup olmamasından bahsetmiyorum.

17 Nisan 2015 Cuma

Samimiyet


 - Sen Halim Zeki’sin. Niye yazmıyorsun?
- Yazayım tamam

Şimdi bir herif var. Buna uyuz oluyorum ben. Ama kibarlık olacak ya, öyle belli etmiyorum. Güzellikle konuşmaya çalışıyorum. Konuşma öyle sürdü gitti. Bana dedi ki, ben güvenilir bir insan olmasam benle konuşmazmış. Ya ben biliyorum zaten güvenilir bir insan olduğumu... Böyle de diyemezsin ki şimdi. N’olcak?

Ben sana güvenebilir miyim? Hiç kendine bunu sordun mu herif, biz sana niye güvenelim.

Konuya girecek olursam, işte samimiyet kısaca budur. Eğer olmasını tavsiye ettiğin bir şey var ise, onu ilk önce kendinde hayata geçirmen. Güvenden açtık ya konuyu ordan devam edelim haydi. Güven, emniyet…

Bu dedik, bizim topluluğumuzun temelini teşkil edecek. Biz buna inanır bunun için çabalarız dedik mi, dedik. Bunu dedikten sonra yine kaliteli bir davetçinin ağzından sık duyacağımız bir söz daha dedik; “sizi davet ettiğimize ilk teslim olanlar/öncüler biz olmakla emrolunduk.”(krş. Zümer 12) Yani diyorum, ben seni güvenilir olmaya çağırıyorum ya, senden önce ben güvenilir olmakla mükellef gördüm kendimi.

Bunun yanında, yukarıda duyduğum ifadeyi hiç hazmedemiyorum sayın okur. “Ben sana güveniyorum, ondan...” Ya sana kim..? Ne yazık, içimizde böyleleri var işte. Kendileri için hesap kitap sökmez. Kendilerini ne olsa bir doğruya bağlamışlar. Ateş onlara sayılı gün dokunur sonra dokunmaz!! Böyle baktığından olsa gerek, bu kavramlar ile seni yargılamayı biliyor. Bana güvendiğinden benle konuşmuşmuş. O da bir şey mi, ben sana güvenmediğim halde, belki bir yerde anlaşırız diye konuşuyorum seninle.

Farklı üsluplar konuyu zenginleştirir Allah izin verdikçe. Buradan da dersimizi alalım Allah’ın izniyle. Bu dersi size açmadan önce kendime aldım sayın okur. Aldığım ilk ders bu. Bu konuda size güvence verebilirim. Çünkü, dinde ve davette samimiyet esastır. Samimi olan ise, bir laf etti mi, kendisine bakarak eder.

Bitirirken bu yazımızın son dersine gelelim sayın okur. Halim Zeki bu satırları yazdıysa, Halim Zeki’ye değil, kendine bak..!

13 Nisan 2015 Pazartesi

Boş vakit

Yoğun günler yaşıyoruz. Hacmi küçük sabırlara koskoca kütlelerin yüklendiği bir zamandayız. Ter damlaları, içinde gizlendiği deriden çıkmadan kuruyor. Bir iş, diğer bir işe başlanmasıyla unutulacağını biliyor artık. Onlar da yorgun... Bir kartanesiyle yuvarlanmaya başlayan bu çığa karşı dur demek isteyenler, ne yazık ki aynı karın içinde başkalarını da yutan bir hale geliyor.

Teknolojiyi kullanması gerekirken, teknolojiyle kullanılıyor. Ailesiyle vakit geçirmek, faydalı işler yapmak veya faydasız işler yapmamak yerine her geçen gün gecikiyor.

Gün içinde zihnimizi meşgul edecek, yanıtlama zorunluluğu hissettiğimiz sorular üreterek, asıl sorunu göremeyip, onu unutup, onun için bir gayret içine giremeyişimize sebep olarak, karşımıza geçip kıskıs gülen bir sistemde yaşıyoruz. Ve bu sistemin en büyük peyniri "boş vakit".

Boş vakit, "hoş vakit geçirme" vesvesesi ile hebaya maruz, en değerli ikinci şey. Birincisi sıhhat... Düşünerek hareket etmek ve az sonra yapacağımız her iş için bir karar mercii belirlemek en zaruri ihtiyacımızdır. Eylemlerimizden hesaba çekilmeden onları hesaplayarak gerçekleştirmeli. Hiç hata yapmamak için, hiçbir şey yapmamak da bir seçimdir. Boş vaktin, boşa geçirilmesi...

Akıl kullanılmadıkça körelir, tıpkı üzerine gidilmeyen yetenekler gibi... Düşünmek sabır ister. Ne yazık ki çoğu işimizi düşünmeden yapıyoruz. Oldu bittiye gelen ve hiçbir aşamasında, doğru veya yanlış kaygısı güdülmeyen her işimiz önümüze ya bu dünyada ya da ötekinde getirilecek. Zira kişinin yapıp ettikleri, başına gelenlerin baş sorumlusudur.

Düşünmek zor dedik; ancak Allah "her zorlukla birlikte bir kolaylık vardır" buyuruyor. Önümüze çekilen bu zincirden halkalı engelin en zayıf parçası, halis niyete sahipliktir ki samimi olarak düşünmek istediğimizde bu halka birden kopuverir. Ancak dikkat etmemiz gereken husus bu halkanın tekrar birleştiği gerçeğidir. Düşünmek sabır ister sözünden kastımız budur.

Her seferinde aynı samimiyeti yakalamak ve gerçekten bunun için Allah' a yönelmek gerek. Çünkü en büyük samimiyet, "kul" yani aciz olduğumuzun içten kabulüdür.

3 Nisan 2015 Cuma

Şehir

Düşünüyorum... Şu dinlediğimi benden önce kim bilir kaç kişi dinlemiştir. Belki onlar dinlemekle kalmamış, ezberlemiştir.

İzliyorum... Sürekli akıp duran, şiirlerin mısra aralarını yapıştırıp onların yekvücut olmalarını sağlayan zamanın akışını.

Düşünüyorum... Neden bazen düşünmüyorum?

"Tadacaktır her nefis ölümü ve ecirlerimiz de ancak kıyamet gününde yerine getirilecektir."

Ne diye gireriz ki farklı hallere? Buyurmuyor mu Allah,

"Mutlaka şirk koşanlardan çok incitici, eza veren sözler işiteceksiniz."

Deniyorum sabretmeyi; nereye kadar sabredeceğimi bilememeye...

Biliyorum,

"Eğer sabreder ve sakınırsak, bu azim olunacak işlerdendir."

Dinliyorum boğazı kısık bağıran şu sesleri:

"Ben acı çeken bir toplumum. Bir şehir...
Üzerimde gezenler, altımda biriktirdiğimden habersiz, beni neyin ve kimlerin kazandığından bihaber.
Bana sahip çıkma vakti gelmedi mi? Beni kurtarma vakti...

Nereye kadar devam edecek halinize ağlanası boş ve faydasız olana ağlamalarınız?

Beni okuma, beni koruma vakti gelmedi mi?

Yerinde susmak, önce yerinde konuşmayı gerektirir.
Nedendir bu 'konuşmamışken susmak'..."

2 Nisan 2015 Perşembe

Mescid


O çiçek o duvardan çıkmadı. Kırılmıştı, biz de oraya sıkıştırdık.
O mescid kütüphane altında kendi kendine çıkmadı. Kırılmıştık. Orada kılabilirsiniz dediler...

29 Mart 2015 Pazar

Delikanlı

Delikanlı yine içine kapandı. “Ben bunu hakedecek ne yapmıştım ki?” diyen gözyaşlarıyla. Arkadaşı aynı terennümleri okuyorken, onun sanki sadece kafasının değil göğsünün içinde bir fırtına koptuğunu görebiliyordu. Sahiden o arkadaş, hiçbir işe yaramadığını gördüğü halde, niye aynılarını okuyup delikanlının daha fazla içini yiyordu ki? Daha güçlü kılmaya çalışıyordu sanki delikanlıyı.

Delikanlı arkadaşına kızgındı sanki. Saatlerce anlatmasına rağmen anlamıyordu arkadaşı onu. O öyle düşünüyor olmalıydı. Suratına öyle bakıp durmasına da sinir oluyordu. Kesin yine beni kahraman yapıp, bişeyler yazacak diye düşünmeden edemedi de delikanlı.

“Hey! Beni anlamak için bir çaba sarfetmeyecek misin? Derdimi bitek sana böyle anlatabiliyorum. Sen orada beni kendi kendine konuşturuyorsun, yönlendiriyorsun biliyorum. Ama bak karşında bir gerçek var. Gerçekten senin kurduklarınla alakası yok gerçeğin. Hayata dair bir şeyler bilseydin, anlardın beni zaten. Ama gitme şimdi. En azından bir çift kulak görerek konuştuğum zaman, delirmemiş olduğuma kendimi inandırabiliyorum.”

Bir tokat yedi arkadaşı delikanlıdan.

“Benim ağzımdan çıkmayacak sözleri bana atfetme sakın bir daha. Tek bir şey istedim senden onu da yapamadın zaten.”

Yanağından sonra suratı da kızardı arkadaşının.

Ya hu delikanlı, sen bu diyardan git istersen. Daraldın iyice…

15 Mart 2015 Pazar

İnsan

Birleşti yanan, gözleri önünde yaratılmış patlayanla.
Aktı, sert ve sanatlı, koskoca arzı dengede tutan çivilerin arasından.
Onu aldı kendi benliğine yeşil, başka benlikleri geliştirmek için.
Üzerine konan sarıya, sarı yapması için...
Sarı ki gözü açık tutsun, tat olsun kırmızıya.

"Bir görev..." denildi.
Paramparça oldu dağ.
Buhar oldu okyanus.

Ve arza hilafeti kabul etti insan,
Arzda Allah'ın hakimiyetini haykırmayı.
Ve dahi onu yaşamayı sonra yaşatmayı.

Herşey Allah'ın yaratması ve O'nun koyduğu ve kurduğu düzen çerçevesinde işledi.
Arı görevi olan bal yapmayı,
Dağ arzı yerinde tutmayı,
Bulut su vermeyi,
Su serinletmeyi,
Ateş yakmayı,
Unutmadı...
Dünya ve diğerleri döndü durdu,
O, nasıl dön ve dur dediyse.

İnsana da aynı şekilde, gayri iradi kanunları koydu.
Nasıl gördüğüne, nasıl sindirdiğine, nasıl uyuduğuna, nasıl uyandığına bir düzen verdi.
Ve insan ki; en karmaşık organı olan beynini çözmek için bile aynı karmaşık beyni kullanmalı.

Ve anladı insan, acizdi... Kimi kabul etti bu acizliği,
Kimiyse örtmek istedi bu hakikati. İşte buydu insan...

Allah'ın ona verdiği ayırt edici kimlik;
Gayri iradi özelliğiyle ve çevresiyle;
Allah'ın, yani kendini ve çevresini yaratanın koyduğu kanunlarla yani şeriat ile
Uyum içerisinde davranması gereken bir iradî yetenekler bütünü...

Ne yiyeceğini seçer ama nasıl sindireceğini seçemezdi insan...
O bağırsak çalışırdı, o mide sindirirdi, insan istese de istemese de.
Bu iradî ayrıcalık Allah'ın koyduğu kanuna uygun olduğu sürece
İnsan, hem kendisiyle, hem de aynı kanuna tamamıyla tâbi olan çevresiyle
Huzurlu, sağlıklı, barışık bir yaşam sürecekti.

Fakat bildi insan, çok sandığı azı.
Daha kendi kendini tanımamışken herşeyi anladığını sandı ve dedi:
"Ben koyarım kanunu, ben veririm yetkiyi..."

Ve insan aldandı, bildiğini sanarak.
Hem kendisiyle hem de çevresiyle çatıştı.
Biliyordu insan çok az bildiğini ve örtüyordu gündüzü gece gibi...

Fakat unutuyordu insan,
Sabah olacak,
Din gelecek,
Hesap verilecek,
Ve cezasını bilecekti...

11 Mart 2015 Çarşamba

Yaptık

Boşluk, yoktuk
Var olduk, yokluk
Yedik, tokluk
Üredik, çoktuk
Kıldık, insan olduk
Düştük, koktuk
Kalmadı, hoşluk
Kemikli, topluluk
Son hesap günü
     Takatsiz, boştuk

6 Mart 2015 Cuma

Ya da

Güneşe karşı savaşır
ya da sevişir fikirler.
Silaha isim yakışır
ya da masum mermiler.

Yaşlanmadan anlamak
ya da zor olanı seçmek.
Yaşamadan yazmak
ya da yaşatırken ölmek.

Karar vermek mi zor
ya da kayıp etmek mi?
Elinde tuttuğun mu kor
ya da bırakıp gittiğin mi?

Susamak uzağa burda
ya da yakındaki şeye.
Uslanmak mı dünyada
ya da yaslanmak mı ateşe.

Ya edepli bir şahsiyet
ya da iki cihanda bela.
Ya ebedî bir saadet
ya da elemli bir ceza.

3 Mart 2015 Salı

Oyun Parkında

Bir yanda iki salıncak. Çocuklardan biri atladı. Sonra öbürü onun atladığından daha uzağa. Sıra bekleyenler boş salıncak durmadan başladılar salınmaya. İlk atlayan çocuk tahterevallide birbirlerine ağır basmaya uğraşan arkadaşlarına koştu. Dün kendisine gıcıklık yapan şimdi yerden bir metre yukarda, karşısına oturup o da ona gıcıklık yapmaya başladı. Kaydırak daha küçüklerin hizmetinde bugün. Onlarla birlikte yirmi otuz yaş kadar büyüklerinin de.

Yazın sıcağında ortalık tozmakta. Zemin kum. Çocuk olanın umurunda mı? Çocuk, olanın umrunda mı?

Yerde bir oyuncak bebek unutulmuş. Tozların arasında. Gözünün biri kopmuş. Kolu yarı yarıya yırtılmış. 4 yaşındaki çocuğun ilgisini çekiyor. Kendisine bir oyun arkadaşı bulduğu için seviniyor. Tam yaklaşıp yerden alacakken, ancak kendisini korumak için o tonda çıkan sese yöneliyor. Annesi uzakta. Eğilip kaldırıyor oyuncağı. Sarılıyor. Koşturuyor. Ve beş saniye sonra çocuğun gözünde yoğunlaşmış şefkatten meydana gelme olan o el, oyun arkadaşını alıp öteye fırlatıyor.

O beş saniye de...

-          Hey merhaba kimsin sen?
-          Ben Nurcan. Senin ne işin var burda?
-          Seni bekliyordum.
-          Oyun arkadaşım olur musun?
-          Çok sevinirim. Beni çok hırpaladılar. Hep kendisiyle düzenli oyunlar oynayabileceğim bir arkadaşım olsun istemiştim. Sen çok iyi bir insana benziyorsun.
-          İyiki çıktın karşıma, seni şu salıncaktaki cadalozdan önce buldum.

…

-          Hey buda ne, hani oyun arkadaşı olmuştuk!?
-          Merak etme oyun arkadaşıyız, ama şimdi oynayamayız. O benim annem.
-          Burda mı bekleyeyim seni?
-          Evet.
-          Tamam.

“Ben oyuncak. Yarım saattir bekliyorum. Çok güvenilir bi insan değil mi? Hem can, hem de nur. Bir cana gerçekten çok ihtiyacım vardı. Yıllardır çekmediğim kalmadı burda. Anneside kötü fırlattı ya, kolumdaki yırtık fena acıyo.”

“Az önce yakından geçerken, bağırdım. Sesimi duymadı. Bu iki saatte bütün geceden daha uzun geçti sanki.”

“Hava kararacak mı acaba? Gelmedi hala. Hava kararmadan gelse iyi olurdu. Adı Nur olduğuna göre aydınlatabiliyordur heralde. Dün gece çok korkmuştum burda. Hey geldi.”

-          Sonunda  gelebildim.
-          Sana bağırdığımda duymadın beni, neden?
-          Oyun oynuyodum arkadaşlarımla.
-          Hani ben senin oyun arkadaşındım!?
-          Oyun arkadaşımsın ama.. Ya niye soruyosun böyle, bak geldim işte.
-          İyiki geldin. Ne oynayalım?
-          Bilmem. Tek gözünle zor olmuyo mu? Diğerine ne oldu?
-          Boşver, gitti bile. Oyuna başlayabiliriz bence gecikmeden.
-          Ben senin diğer gözün olabilirim istersen.
-          Nasıl olacak?
-          Adımı ikiye bölecem, yarısı gözüne nur olacak, diğer yarısı da ona can verecek.
-          Çok sevinirim.
-          Kolunda yırtılmış..?
-          Az kalsın kopacaktı. Son anda kurtardım. Kopmuş olsaydı heralde kimse benimle oynamak istemezdi.
-          Ben dikebilirim senin kolunu, eve gidersek.
-          Gerçekten mi, çok sevinirim…
-          Her yanım toz içinde olduğu için mi benimle oynamıyorsun da, böyle sorup duruyorsun?
-          Yoo, merak ediyorum. Oyun arkadaşıyız biz unuttun mu?
-          Evet… … Hey yine annen geliyo.
-          Ne?

…

-          Aahhh yine kolumun üstüne düştüm. Niye attın beni?
-          Sen kirlisin seninle oynayamam. Hem hiçbir oyunu beceremezsin sen.
-          Ne diyorsun!? Oyun arkadaşıyız biz. Daha başlayamadık bile.
-          Ben eve gidiyorum annemle. Seni evimize götüremem. Daha fazla konuşmaya gerek yok.

“Ben oyuncak. Hava dün geceden daha karanlık.”

…

Ve o çocuk büyüdü. Karşısına çıkan her kim olursa olsun, basit bir oyuncak olarak karşılanmak, o kişinin kaderi oldu.