Bir yanda iki salıncak.
Çocuklardan biri atladı. Sonra öbürü onun atladığından daha uzağa. Sıra
bekleyenler boş salıncak durmadan başladılar salınmaya. İlk atlayan çocuk
tahterevallide birbirlerine ağır basmaya uğraşan arkadaşlarına koştu. Dün
kendisine gıcıklık yapan şimdi yerden bir metre yukarda, karşısına oturup o da ona
gıcıklık yapmaya başladı. Kaydırak daha küçüklerin hizmetinde bugün. Onlarla
birlikte yirmi otuz yaş kadar büyüklerinin de.
Yazın sıcağında ortalık tozmakta.
Zemin kum. Çocuk olanın umurunda mı? Çocuk, olanın umrunda mı?
Yerde bir oyuncak bebek
unutulmuş. Tozların arasında. Gözünün biri kopmuş. Kolu yarı yarıya yırtılmış.
4 yaşındaki çocuğun ilgisini çekiyor. Kendisine bir oyun arkadaşı bulduğu için
seviniyor. Tam yaklaşıp yerden alacakken, ancak kendisini korumak için o tonda
çıkan sese yöneliyor. Annesi uzakta. Eğilip kaldırıyor oyuncağı. Sarılıyor.
Koşturuyor. Ve beş saniye sonra çocuğun gözünde yoğunlaşmış şefkatten meydana
gelme olan o el, oyun arkadaşını alıp öteye fırlatıyor.
O beş saniye de...
-
Hey merhaba kimsin sen?
-
Ben Nurcan. Senin ne işin var burda?
-
Seni bekliyordum.
-
Oyun arkadaşım olur musun?
-
Çok sevinirim. Beni çok hırpaladılar. Hep
kendisiyle düzenli oyunlar oynayabileceğim bir arkadaşım olsun istemiştim. Sen
çok iyi bir insana benziyorsun.
-
İyiki çıktın karşıma, seni şu salıncaktaki
cadalozdan önce buldum.
…
-
Hey buda ne, hani oyun arkadaşı olmuştuk!?
-
Merak etme oyun arkadaşıyız, ama şimdi
oynayamayız. O benim annem.
-
Burda mı bekleyeyim seni?
-
Evet.
-
Tamam.
“Ben oyuncak. Yarım saattir
bekliyorum. Çok güvenilir bi insan değil mi? Hem can, hem de nur. Bir cana
gerçekten çok ihtiyacım vardı. Yıllardır çekmediğim kalmadı burda. Anneside
kötü fırlattı ya, kolumdaki yırtık fena acıyo.”
“Az önce yakından geçerken,
bağırdım. Sesimi duymadı. Bu iki saatte bütün geceden daha uzun geçti sanki.”
“Hava kararacak mı acaba? Gelmedi
hala. Hava kararmadan gelse iyi olurdu. Adı Nur olduğuna göre
aydınlatabiliyordur heralde. Dün gece çok korkmuştum burda. Hey geldi.”
-
Sonunda
gelebildim.
-
Sana bağırdığımda duymadın beni, neden?
-
Oyun oynuyodum arkadaşlarımla.
-
Hani ben senin oyun arkadaşındım!?
-
Oyun arkadaşımsın ama.. Ya niye soruyosun böyle,
bak geldim işte.
-
İyiki geldin. Ne oynayalım?
-
Bilmem. Tek gözünle zor olmuyo mu? Diğerine ne
oldu?
-
Boşver, gitti bile. Oyuna başlayabiliriz bence
gecikmeden.
-
Ben senin diğer gözün olabilirim istersen.
-
Nasıl olacak?
-
Adımı ikiye bölecem, yarısı gözüne nur olacak,
diğer yarısı da ona can verecek.
-
Çok sevinirim.
-
Kolunda yırtılmış..?
-
Az kalsın kopacaktı. Son anda kurtardım. Kopmuş
olsaydı heralde kimse benimle oynamak istemezdi.
-
Ben dikebilirim senin kolunu, eve gidersek.
-
Gerçekten mi, çok sevinirim…
-
Her yanım toz içinde olduğu için mi benimle
oynamıyorsun da, böyle sorup duruyorsun?
-
Yoo, merak ediyorum. Oyun arkadaşıyız biz
unuttun mu?
-
Evet… … Hey yine annen geliyo.
-
Ne?
…
-
Aahhh yine kolumun üstüne düştüm. Niye attın
beni?
-
Sen kirlisin seninle oynayamam. Hem hiçbir oyunu
beceremezsin sen.
-
Ne diyorsun!? Oyun arkadaşıyız biz. Daha
başlayamadık bile.
-
Ben eve gidiyorum annemle. Seni evimize
götüremem. Daha fazla konuşmaya gerek yok.
“Ben oyuncak. Hava dün geceden
daha karanlık.”
…
Ve o çocuk büyüdü. Karşısına
çıkan her kim olursa olsun, basit bir oyuncak olarak karşılanmak, o kişinin
kaderi oldu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder