-Dolmuştan inince şu düğmeye
basacaksın, tamam mı?
-Tamam başkanım.
…
Dağların dünyayı nasıl değişik
gösterdiğine, ölüm korkusunu gözlerden bir anda silip bedene silah ve cesaret,
yüreğe savaşma ve zafer arzusu yerleştirdiğine şahit oluyorum. Sevdiğim, bu
dağlarda ezmiş çimeni, çekmiş içine havayı ve haykırmış kendi hak bildiğini
yine kendi batıl bildiğinin yüzüne. Ne garip…
Yürüyorum… Yine tıngırdıyor
hatıralar… “Gündüzün geceye yazdığı, yerine ulaşmayan mektuplar gibi, yazmışım
boşu boşuna” dedirtmek istiyor kötü ben; ve direniyor ona iyi ben, yere
sürtünmekten kanayan ayaklarına sürecek merhem bulamazken…
Yürüyorum… Tozuma bulanmış
gelinliğini arkadan seyrederken… “Sallanan bir vapur olsaydım, sen ise deniz”
diyemeden ağzıma vuruyor keskin bir bıçak gibi bakışı fikrimin. Yine çekiyorum
yorganı üstüme…
Duruyorum başlamadan… Duruyorum
namaza. Tutunacak bir dal arıyorum…
Yürüyorum sorgulayarak, sorarak
bana “ben’i”.
Tükürüyorum dilime pelesenk olmuş
hileli cümleleri.
Bir kurşun yarası,
Kuruş kuruş, aldı beni benden.
Delip geçti bağrımı.
Öldüm, ruh çıkmadan bedenden...
Yaşlı bir amca aldı ekmeğini
sıcak ve samimi fırından ve sürdü elini soğuk rüzgarlara. Güneş yorgun, ağaç
yorgun ve gün görmüş, ağlamış ve anlamış olup biteni. Ezanı dinliyorum, sanki
bu ülke yeni fethedilmiş ve dinlediğim ilk ezanmışçasına. Bir banka oturdum ve
seyre daldım geldiğim yolları. Dolmuşçunun küfürleri, mahalleli çocuklar,
dedikoducu komşular ve diğerleri...
Eve kendimi zor attım.
Ev sahibine olan kızgınlığımı
unutup uyumak için televizyonu açıyorum.
"Burası bizim meydandaki
park", "Bu bizim bakkal" ve benzeri onlarca cümle
atıştırmaya başlıyor aklıma... Rahatsız edici bir ürperti hissediyorum. Tahminime set çeker mi uykular? Sahi... Nasıl uyurdu insan?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder