26 Şubat 2015 Perşembe

Sorgu VII

-Dolmuştan inince şu düğmeye basacaksın, tamam mı?
-Tamam başkanım.

…

Dağların dünyayı nasıl değişik gösterdiğine, ölüm korkusunu gözlerden bir anda silip bedene silah ve cesaret, yüreğe savaşma ve zafer arzusu yerleştirdiğine şahit oluyorum. Sevdiğim, bu dağlarda ezmiş çimeni, çekmiş içine havayı ve haykırmış kendi hak bildiğini yine kendi batıl bildiğinin yüzüne. Ne garip…

Yürüyorum… Yine tıngırdıyor hatıralar… “Gündüzün geceye yazdığı, yerine ulaşmayan mektuplar gibi, yazmışım boşu boşuna” dedirtmek istiyor kötü ben; ve direniyor ona iyi ben, yere sürtünmekten kanayan ayaklarına sürecek merhem bulamazken…

Yürüyorum… Tozuma bulanmış gelinliğini arkadan seyrederken… “Sallanan bir vapur olsaydım, sen ise deniz” diyemeden ağzıma vuruyor keskin bir bıçak gibi bakışı fikrimin. Yine çekiyorum yorganı üstüme…

Duruyorum başlamadan… Duruyorum namaza. Tutunacak bir dal arıyorum…

Yürüyorum sorgulayarak, sorarak bana “ben’i”.
Tükürüyorum dilime pelesenk olmuş hileli cümleleri.

Bir kurşun yarası,
Kuruş kuruş, aldı beni benden.
Delip geçti bağrımı.
Öldüm, ruh çıkmadan bedenden...

Yaşlı bir amca aldı ekmeğini sıcak ve samimi fırından ve sürdü elini soğuk rüzgarlara. Güneş yorgun, ağaç yorgun ve gün görmüş, ağlamış ve anlamış olup biteni. Ezanı dinliyorum, sanki bu ülke yeni fethedilmiş ve dinlediğim ilk ezanmışçasına. Bir banka oturdum ve seyre daldım geldiğim yolları. Dolmuşçunun küfürleri, mahalleli çocuklar, dedikoducu komşular ve diğerleri...

Eve kendimi zor attım.

Ev sahibine olan kızgınlığımı unutup uyumak için televizyonu açıyorum.

"Burası bizim meydandaki park",  "Bu bizim bakkal" ve benzeri onlarca cümle atıştırmaya başlıyor aklıma... Rahatsız edici bir ürperti hissediyorum. Tahminime set çeker mi uykular? Sahi... Nasıl uyurdu insan?





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder