Yazın
sonlarına doğru, güneşin yorgun ışıkları tenimi selamlarken, yaşlı bir amca
aldı ekmeğini sıcak ve samimi fırından ve sürdü elini soğuk rüzgarlara. Güneş
yorgun, ağaç yorgun ve gün görmüş, ağlamış ve anlamış olup biteni. Ezanı
dinliyorum, sanki bu ülke yeni fethedilmiş ve dinlediğim ilk ezanmışçasına. Bir
banka oturdum ve seyre daldım geldiğim yolları. Bir avuç çekirdek aldım
parasını yeni ödediğim gazete külahtan. Parmağımın ucundaki yarada ufaktan
başlayan bir acı hissedene dek çitledim teker teker kabuğunu fakir cevherinin.
Sahi ne güzel şey şu çekirdek dedim içimden yeni bir tanesini baş ve işaret
parmağım arasına tutuşturmuş dalıp gitmişken. Aniden bir fren sesi ve 3 tane
ardı ardına küfredercisine bağıran korna. İndi dolmuşçu sert bir hareketle el
frenini çekip. Bir çocuk ve parçalanmış bir oyuncak robot. “Ulan piç kurusu
ölecektin az daha” diye bağıran bir canavar ve olayın şokunu atlatamamış bir
çocuk suratı. Kesilen nefesim eski ritmini alıyor olay kazasız atlatılınca ve
veriyorum vücudumda kirlettiğim kullanılmış havayı. Bir temiz daha çek ve
kirletip gönder doğaya. Sahi kullanılmış peçete gibi bu hava da. Kullanıyoruz
içimizde en ufak bir müteşekkir olma hali yaşamadan, umursamadan.
Zekiye teyze
sepetten aldığı son çamaşırı mandalla tutturuyor eskimiş ipe. “Yaa duydun mu
kız? Safiye'nin kızını sınıfından bir oğlanla görmüşler dün akşam.” diye
çığırtkan bir sesle bağırıyor karşı komşu. Sokak arasında duvarlara
tebeşirlerle kale yapmış top oynayan çocukların heyecanla ter döküşlerine şahit
oluyorum on beş yirmi saniye ve geçip gidiyorum yıllardır gördüğüm kendisiyle beraber
yaşlandığım bu taş yoldan. Başım koparcasına öne eğilmiş, ayaklarımla ‘kaldırım
çizgilerine basmadan yürüme’ oynuyorum ben de, belki zamanla anlaşır ve hızlı
geçmesini sağlarım diye. Birden içime hafifçe üflenen bir huzur ve beni
rahatlatmada acele etmiyor. Durup başımı kaldırıyorum, belkide nereden
geldiğini anlamak için. Rüzgar, bekçi köpeği ve akşamın habercisi cırcır
böcekleri nevi şahsına münhasır bir orkestra çalıyor. Düşünüyorum, acaba benim
gibi düşünen var mıdır diye. Yani aynı anda düşündüğüm şeyleri düşünen. Varsa
şayet, acaba nerede olduğunu öğrenebilir miyim? Bu soruların dolambacında bir
üst dudak üflemesi yapıp yoluma devam ediyorum. Ve aniden bu sessizliği bozan
bir sesle irkiliyor kulağım,
“Nevzat bey!”
diye bağırıyor ev sahibim.
“Efendim Murat
bey.”
“Bakıyorum hiç
selam verdiğiniz yok. Geçen hafta 3 aylık kiranız için bugün öderim
demiştiniz.”
“Aaa evet, kusura
bakmayın, dalmışım, hemen vereyim.” deyip elimi hızlıca arka cebime
götürüyorum.
“Biz de
söylemesek…” ve yüz kızartıcı bir sessizlik vuruyor suratıma.
Kapıyı nasıl
sertçe vurduysam, merdivendeki telaşlı adımlarımın nefes nefese kovalamacasını kesip atıyor. Öylece yatağa atlayıp ellerimi başımın arkasında
kavuşturuyorum. Ve başlıyor
yine o korkunç ve karanlık düşünce beni çürütmeye,
“İnsan nasıl
uyur?”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder