2 Şubat 2015 Pazartesi

Sorgu I

Yazın sonlarına doğru, güneşin yorgun ışıkları tenimi selamlarken, yaşlı bir amca aldı ekmeğini sıcak ve samimi fırından ve sürdü elini soğuk rüzgarlara. Güneş yorgun, ağaç yorgun ve gün görmüş, ağlamış ve anlamış olup biteni. Ezanı dinliyorum, sanki bu ülke yeni fethedilmiş ve dinlediğim ilk ezanmışçasına. Bir banka oturdum ve seyre daldım geldiğim yolları. Bir avuç çekirdek aldım parasını yeni ödediğim gazete külahtan. Parmağımın ucundaki yarada ufaktan başlayan bir acı hissedene dek çitledim teker teker kabuğunu fakir cevherinin. Sahi ne güzel şey şu çekirdek dedim içimden yeni bir tanesini baş ve işaret parmağım arasına tutuşturmuş dalıp gitmişken. Aniden bir fren sesi ve 3 tane ardı ardına küfredercisine bağıran korna. İndi dolmuşçu sert bir hareketle el frenini çekip. Bir çocuk ve parçalanmış bir oyuncak robot. “Ulan piç kurusu ölecektin az daha” diye bağıran bir canavar ve olayın şokunu atlatamamış bir çocuk suratı. Kesilen nefesim eski ritmini alıyor olay kazasız atlatılınca ve veriyorum vücudumda kirlettiğim kullanılmış havayı. Bir temiz daha çek ve kirletip gönder doğaya. Sahi kullanılmış peçete gibi bu hava da. Kullanıyoruz içimizde en ufak bir müteşekkir olma hali yaşamadan, umursamadan.

Zekiye teyze sepetten aldığı son çamaşırı mandalla tutturuyor eskimiş ipe. “Yaa duydun mu kız? Safiye'nin kızını sınıfından bir oğlanla görmüşler dün akşam.” diye çığırtkan bir sesle bağırıyor karşı komşu. Sokak arasında duvarlara tebeşirlerle kale yapmış top oynayan çocukların heyecanla ter döküşlerine şahit oluyorum on beş yirmi saniye ve geçip gidiyorum yıllardır gördüğüm kendisiyle beraber yaşlandığım bu taş yoldan. Başım koparcasına öne eğilmiş, ayaklarımla ‘kaldırım çizgilerine basmadan yürüme’ oynuyorum ben de, belki zamanla anlaşır ve hızlı geçmesini sağlarım diye. Birden içime hafifçe üflenen bir huzur ve beni rahatlatmada acele etmiyor. Durup başımı kaldırıyorum, belkide nereden geldiğini anlamak için. Rüzgar, bekçi köpeği ve akşamın habercisi cırcır böcekleri nevi şahsına münhasır bir orkestra çalıyor. Düşünüyorum, acaba benim gibi düşünen var mıdır diye. Yani aynı anda düşündüğüm şeyleri düşünen. Varsa şayet, acaba nerede olduğunu öğrenebilir miyim? Bu soruların dolambacında bir üst dudak üflemesi yapıp yoluma devam ediyorum. Ve aniden bu sessizliği bozan bir sesle irkiliyor kulağım,

“Nevzat bey!” diye bağırıyor ev sahibim.
“Efendim Murat bey.”
“Bakıyorum hiç selam verdiğiniz yok. Geçen hafta 3 aylık kiranız için bugün öderim demiştiniz.”
“Aaa evet, kusura bakmayın, dalmışım, hemen vereyim.” deyip elimi hızlıca arka cebime götürüyorum.
“Biz de söylemesek…” ve yüz kızartıcı bir sessizlik vuruyor suratıma.

Kapıyı nasıl sertçe vurduysam, merdivendeki telaşlı adımlarımın nefes nefese kovalamacasını kesip atıyor. Öylece yatağa atlayıp ellerimi başımın arkasında kavuşturuyorum. Ve başlıyor yine o korkunç ve karanlık düşünce beni çürütmeye,

“İnsan nasıl uyur?”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder