25 Temmuz 2015 Cumartesi
Kur'an ile kuranlar
"Sorun, bu sorunun küçük görülmesinde..." derken içim bağırdı:
"Dur!
Yoksa hala eşit mi iki günün birbirine?"
Nedir bu insanların aklındaki, noktası olmayan soru işaretleri?
Hangi amaçla soruyoruz bu soruları kendimize ve çevremize?
Neden ben hala soru cümlesi kurmaya devam ediyorum?
Nedir bu söylesene!
"Sur,
Bu önünde duran. Kırmana engel olan ne?"
Kardeşim, arkadaşım...
Utanmayalım. Bu doğru, biz unutuyoruz.
Düşünüpte okumazsak,
Okuyupta yazmazsak,
Yazıpta yaşamazsak,
Yaşayıpta düşünmezsek...
...
Bir sorun var demektir.
Çünkü birinin olması için diğerini beklemek bizi bu hale getiriyor.
Amel için ilim şart... Peki ilim, amelsiz nasıl elde edilecek?
Onu elde etmek de bir amel değil midir?
"Vur!
Yoksa yok mu, düşmanca bakan çehrene?"
Hasmımızın kalitesi bizi de etkiler.
Düşman olarak gördüğümüz kim?
(ya da)
Bizi düşman olarak görenler kimler?
Eğer düşüncelerimiz karşımızdakilere (pratiği olmayan) teorilerden ibaret
gibi geliyorsa; onlara elimizdekinin
"eskilerin masallarından ibaret" olmadığını göstermemiz gerek.
"Kur!
Yoksa, yok mu hedefinde yeni bir Medine?"
Herkesin bir Mekkesi ve Medinesi vardır.
Taş, toprak, mimari yapılar, coğrafi bölge ve benzerini kastetmiyorum.
Kur'an'ı önce kendimize kuran
Sonra kalkıp çevremizi uyaran
Hayal değil hedef kuran
Onu yaşayan ve yaşatan olmak zorundayız.
Hayalperest değiliz.
Biz yalnızca Allah'ın kuluyuz.
24 Temmuz 2015 Cuma
Tanış
- Halim Zeki’yi tanıyor musun? Artık bunun üzerine yazılmasının vakti gelmiştir sanırım.
Birinci soru. Tanımaktan kastın nedir? Ne olursa tanımış
olursun beni. Hangi okulda olduğumu bilirsen mi? Yoksa hangi aile de
yetiştiğim, hangi ırka yahut inanca tabii olduğum mu? Belki hangi müzikleri dinlediğimi merak
ediyorsun. Hangi mekanlarda takılıyorum. Bunları bildiğin zaman beni
tanıyamayacaksın yine de.
Böyle bir tanıma senin şu işine yarar. Halim Zeki’yi bir
kalıba oturtursun. Bu durumda da ondan beklentilerin olur tabii ki… Mesela
dersin ki, bunu ben böyle tanıdığıma göre bu durumda böyle yapmalıydı. Halim’i
doğru bildiysem ben de bunları sana yazıyorum işte. Pek saygıdeğer okur…
Peki blog yazan bir insanı niye böyle tanımak istersin. Kim
bilir, belki de zaten tanış olduğun bir insandır. Tanıdığın dediysem yukarıda
tarif ettiğim gibi bir tanıma.
Böyle bir tanıma hayatı yaşanır kılmak adına elbette
gerekli. Yoksa son derece paronayak yaşantılarımız olurdu. Ama bunun bize neyi
kaybettirdiğinin de farkında mısın?
Sana sorup kendim cevap verme hakkımı kullanıyorum sayın
okur, çünkü burada sadece benim fikirlerim var aslında. Sen sadece soru
sorabildiğim bir figüransın. Bir dakika beklersen buraya geleceğim. Seni
kırmamışımdır umarım figüran diyerek. Emin ol, geçerli bir sebebim var.
Bir sahne kuralım. Bir cihaz ışık tutuyor, belli bilgileri
gönderiyor. Senin orda da ekran var. O ekrana yansıtıyorsun. Işığın ne taraftan
gelmiş olacağını bilirsen o bilgileri ona göre alıyorsun. Bu yüzden belki bu
blogta bulunan yazıları yazanı tanımış olmayı istedin. Tamam bişeyler yazıyor
ama, ben bunları nasıl değerlendireyim? Ekranı hangi açıyla tutayım?
Sormamışsan gerçekte benim için önemli değil, buradaki
ekranda sen sormuşsun gibi gözüküyor. Halim bu ekrana yansıyanı temel alarak
yazıyor işte, tıpkı senin halin gibi…
İşte belki bunu kırarız diye söylenmiş bir sözdür “Devr-i
şeyne dervişeyn gerek!” sözü. İddialı ve mütevazı. Herkesin kendi feneri ve
kendi ekranıyla yaşadığı bu dünya fazlasıyla can sıkıcı değil mi sence de?
Kimse gerçekten karşısındaki ne yansıtıyor farkında değil, ve umurunda da değil
sonuçta ne anlayacağı ekranın açısına bakar.
Böyle bir durumda benim beklentim şöyle olur. Burada eti
kemiği olmayan bir Halim Zeki, bir de Efruz Dündaralp var. Hani olur ya,
bunların yazdıkları sana ayna olursa. Ne kadar mutlu olurum biliyor musun?
O fenerini tutsan.
Ve kendi ekranına yansısa.
Ve kendi kendimi tanısam.
Bir kere de kendime sorsam, Halim ben seni tanıyor muyum
diye. Ben ne haldeyim biliyor musun. Halim’i bilmiyorum?
Emin ol, Halim’i bilmezsen ölmezsin. Kendine sormaya ne
dersin, halini bilmezsen ölüden farkın yok şu dünya da.
!!!bu yazı eksik bir yazıdır!!!
3 Temmuz 2015 Cuma
Emzik
Bu teşbih hoşuma gitti. Evet, herkesin bir emziği var...
Benimkisi sigaraydı. İçiyordum.
Herkes gibi "bir kere" ağzıma alarak başlamıştım. Zaten birden fazlasını alsanız, fıtrat gereği ememezsiniz bu emziği. Ağzınıza sığmaz. Mideniz bulanır.
Alışmıştım. Bırakmak zor geliyordu. Çok defa ağzımdan çıkarsam da elimde tutuyordum emziğimi.
Emzik bu, anne sütündeki doğal tadı ve kokuyu verir mi? Plastik tadı ve kokusu, suni bir açlık giderme sunduğu sanılsa da "açlığı unutturur" sadece. Mazallah, aç olduğunuzun farkında olmayışınız beraberinde ölümü de getirebilir...
Önümde birkaç haftalık vize ve final dönemi vardı. Stres giderme bahanemi beynimin bir köşesine koymuş, yani emziği boynuma asmıştım. Bu zor zaman geçince bu zinciri kıracaktım; ancak emziği elimden bırakacağımı söylemedim, başka bir stres dönemiyle karşılaşınca yeni bir zincir takmaya her an müsaittim.
Aman Allah'ım...
Bahaneler bitmez. Bahane üretecek güç ve enerjiyi her zaman bulacaksın; ama "bu son" dediğin senin sonun olmasın, aman dikkat!
Aç gözünü, bul emziğini kardeşim; boynuna dolandıysa kır, elindeyse at.
Benden önce bana, sonra sana söylemesi... Selametle...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

