13 Şubat 2015 Cuma

Sorgu V

Pervane, loş ışığın ortaya çıkarttığı toz bulutunu tokatlıyor. Durmadan ve usanmadan… Ve koyu kahverengi bir masada bacak bacak üstüne atmış iri bir gövde… Kasvetin, yanağı şişik rehavete makas atışını andıran bir görüntü sergiliyor. Adam, “Buranın ağası kim?” sorusunu sorduracak her türlü lüzumu infaz etmiş ve sırtını yasladığı iri  koltuktan yeni doğacak devrimci bir erkek çocuğu andıran iğneli soruların başını uzatabileceği her türlü deliği kapatmakla meşgul. Alt bölmeye düşmemek için uğraşan kum örneği… Yardım isteyip elini uzattığı herşey kendisiyle aynı. Onlarda birer kum parçası ve eriyip gidecekler bu saatin içinde. O daracık yerde kendisini kurtaracak kişinin dışarıda olduğunu göremiyor.

…

Beynimin kıvrımlarına kördüğüm olmuş bir soru: “Nerdeyim?”

Bir haftadır dayak yiyorum. Beni dövenlerin polis olmadığına artık eminim. Bana,
”Zeliha’nın nerede olduğunu söylemezsen…” diye başlayıp her türlü işkence metodunu sayan herifle, ablamın evleneceği adamın işyerinde tanıştık. Zeliha, her kim ise, onun ismini sadece bu heriften duyuyorum; diğerleri “Kız nerede?” cümlesi dışında başka bir şey söylemiyorlar. Ve tokat üstüne tokat… Onlara bir haftadır, Zeliha isminde bir tanıdığımın olmadığını anlatmaya çalışıyorum.

Günlerden Perşembe olsa gerek. Yorgun ve bitap bir halde sıkıca bağladığım acıları çekiyorum kendime. Demir kapı yavaşça açıldı ve yine aynı adım sesleri kulağıma az sonra yiyeceğim dayağın haberini fısıldıyor. Birkaç adım daha yaklaşan herif:

“Ulan ben dayak atmaktan yoruldum; sen yemekten bıkmıyorsun!” diye gülerek bağırıyor. Utanmaz ve bir o kadar da kendiyle gurur duyarak:
“Biliyor musun, o kızı ben de tanımıyorum. Benim tek görevim seni dövmek ve bunun için maaş da alıyorum.” sözünü yüzüme tükürüyor. Tam beni tekmelemeye başlayacakken:

“Adamla işimiz bitti. Bırakın gitsin.” diyerek kalın bıyıklı, kirli sakallı bir adam geliyor odaya. Bulanık görmeme rağmen, net bir şekilde hissediyorum ki bu gelen Aycan’ın ta kendisi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder